Skip to content

Soyut Sevgi – (One shot)

02 Haziran 2011

 

Aceleyle yazdığım bir shot, ekleyeyim dedim. Dursun güzelce işte.

Soyut Sevgi

One Shot

Ss501 üyeleri, Sanem, İrem..

|||

Bir varmış bir yokmuş cümlesiyle başlayan peri masallarından değil bu hikaye.

“Hastanın adı nedir?”

“Sanem Sarıkaya doktor ve durumu giderek kötüleşmekte”

Doktor elindeki kağıda bir şeyler yazarken yarı aralanan gözüm ile bu bulanık sahneye tanık olmaya çalışıyordum. Başım çatlayacak derecede ağrıyordu, sağ kolumu hissetmiyordum ve girmiş olduğum terapi artık ölüm acısı çekmeme sebep oluyordu. Ne zaman bitecekti bu durum?

“Doktor, hasta sağ gözünü açıp oynatıyor. Kendine gelmeye başladı”

Bir anda yatağımın etrafında dört kişi belirdi. Ellerini oynatarak bir şeyler söylemeye başladılar. Doktorun “Bu kaç? Bu kaç?” sorusu beynimde zonklamaya başladı. Zorla yutkundum ve ağzımdan üç sayısının çıkmasını sağladım. Duydukları anda çıkarmış oldukları neşeli ses bana da birazcık keyif verdi.

“Kendine geliyor. Hemşire, bu akşam her yarım saatte bir kontrole gelin lütfen. Dördüncü kemoterapiyi atlatması zordu ve bu güçlü kız bunu başardı”

18. yaş günümde hayat bana doğum günü hediyesi olarak kanseri verdi. Ailemde bilinen kimsede olmamasına rağmen bu yaşımda gelip beni bulmasını şans olarak nitelendirmiştim. Şimdi dönüp altı ay öncesine bakıyorum da, doktorun “Sen kansersin” cümlesine verdiğim donuk tepki benim kişiliğimin özeti gibi. Sanki hiçbir şey olmamışçasına “Demek öyle” demiştim.

O gün annemin bütün itirazlarına rağmen tek başıma İstanbul sokaklarında dolaşmış, eve dönüş için bindiğim otobüste ise hıçkıra hıçkıra ağlamıştım. Aradan bunca vakit geçmesine rağmen akrabalarımdan başka kimse hasta olduğumu bilmiyor.

6 ay önce..

Hastaneye yeni evim diyerek yerleştiğim zaman 12 yaşında tatlı mı tatlı bir kızla arkadaş oldum. Benim yanıma her gün gelip “Abla güçlü ol” diyor. Onu görünce her ne kadar mutlu olsam da, bir yandan can kırıkları yaşıyorum içimde. Çünkü İrem de benim gibi, o da kanser, hem de bu yaşında.

Yüzündeki gülücüklerin eksik olmadığı bir gün yine yanıma gelerek elime yeşil bezelyelerden oluşan bir bilezik tutuşturdu. Bileğime taktığı sırada “Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun abla?” diye sordu.

“Hayır bilmiyorum, ama çok güzel görünüyor İrem’cim” diye cevaplamıştım. “Sana yarın ne olduğunu kanıtlarıyla göstereceğim” dedikten sonra hoplaya zıplaya odamdan ayrılmıştı. İçimi bir merakın saldığını daha dün gibi hatırlıyorum.

Ertesi gün İrem yanıma laptopla geldi. Büyük bir ciddiyet takınarak duvar kağıdını gösterdi ve “İşte bunlar benim bezelyelerim” dedi. Bön bön suratına bakarak “Ne?” diye sordum. “Beşi bir yerde bezelyelerim onlar. Kim Hyun Joong, Kim Hyung Joon, Kim Kyu Jong, Park Jung Min ve Heo Young Saeng. Mükemmel müzik grubu ss501” İsimlerini pek algılayamamıştım, çünkü İrem küçük olduğu için dili bu tarz yabancı kelimelere tam olarak dönmüyordu.

İrem’in sevimli anlatışına bakılırsa Uzakdoğu’lu müzik gruplarından birini tanıtıyordu bana. Gözleri ışıl ışıldı, onlardan bahsederken ne kadar mutlu olduğu her halinden belliydi. Meraklı bir şekilde sordum. “Sen ne zaman keşfettin ss501’i?”

Hemen yatağımın kenarına oturarak anlatmaya başladı “Hastaneye ilk yattığım zamanlarda keşfettim. Daha önce hiç dinlememiştim, ilk dinlediğimde sevdim, çok hem de. Sonra hemen diğer şarkılarına baktım, abilerim hem yetenekli, hem görünüşleri güzel, hem de şarkıları süper. Böyle kişileri anında severim ben” diyerek bütün şirinliğini ortaya koydu.

Açıkçası ilgimi çekmişti, pürüzsüz yüze sahip bu beş erkeği dinlemek için sabırsızlandığımı bizim afacan anlamış olacak ki, hemen laptopundan bir şarkılarını açıverdi. “Bu benim en sevdiğim şarkıları, al adına sen bak. Benim İngilizce konuşmam daha o kadar iyi değil”

Ss501 – Song For You

İrem’in başını okşadıktan sonra Song For You isimli şarkılarını beraber dinlemeye başladık. Gerçekten bizim miniğin dediği kadar vardı. Şarkı insanın vücuduna mutluluk enjekte ediyordu sanki. Bu hastane odasını mükemmel bir piknik alanına çeviriyor gibiydi, kasvetli havayı alıp yerine mükemmel gökyüzünü getiriyordu.

İrem suratımdaki değişimleri okumada usta olmuştu sanki, hemen kulağıma eğilerek “Sen de sevdin, biliyordum seveceğini. Buraya yeni geldin Sanem abla, kendi kendine geç keşfederdin onları, o yüzden acele etmek istedim. Çünkü bizim vaktimiz az” dedi ve kalbimi sızlatmayı başardı bu afacan.

Bir an ölümün ikimiz içinde ne kadar yakın olduğunu fark ettim. Aklımda çıkan o kara kelime beynime yeniden yapışıverdi. Gözlerimin dolduğunu hissettiğim anda İrem’e uykumun geldiğini söyleyerek daha sonra görüşelim dedim. Çarşafı suratıma kadar çektiğimde çoktan gözyaşlarım yastığı ıslatmaya başlamıştı.

***

Altı ay önce ss501’i işte böyle keşfetmiştim. O zaman beri her gün haklarında çıkan haberleri araştırıp okuyorum, şarkılarını dinleyip performanslarını izliyorum, röportajlarını okuyorum. Hastalığımın durmasındaki en büyük etmenlerden biri bile diyebilirim. Beşinci kemoterapiye gireceğim gün İrem’in kanseri tamamen vücudundan söküp attığını öğrendim. Dünyalar benim olmuştu, bu harika çocuğun önünde artık kocaman bir hayat vardı. Sapasağlam bir şekilde yanıma gelip haber verdikten sonra sık sık uğramaya devam edeceğini söyledi. Hastalığı atlatmıştı ama kontroller için yine hastaneye gelmek zorundaydı. Ayrılırken “Sanem abla, bezelye!” diye bağırmıştı. Son kahkaha atmamı bu şekilde yaşamıştım.

Hastanenin onkoloji bölümü oldukça hareketliydi, koridorda koşan hemşire doktorun odasına hızlıca giriverdi. Nefes nefese kalmasını umursamadan “Doktor, 501 numaralı odada kalan hasta kemoterapi esnasından fenalaştı, ne yapacağımıza ilk başta karar veremedik ama daha sonra kemoyu yarım keserek odasına yatırdık. Acil gelmeniz gerek!” diyerek bilgilendirmede bulundu.

Yarı baygın bir şekilde deli gibi öksürüyordum. Bunun bir işaret olduğu düşüncesi bütün beynimi kaplamıştı. Vaktim mi dolmuştu yoksa? Bu dünyada geçireceğim zaman bitmiş miydi? Doktorun “gözlerinin kapanmasına sakın izin vermeyin” cümlesi duyduğum son sözlerdi. O gözler artık kapanmıştı.

***

Gözlerimi açtığında her yer beyazdı. İyiye işaret olduğunu düşünmek istiyordum, yeteri kadar optimist davranmamıştım hayatta. Birden nereden geldiği belli olmayan bir sesle irkildim.

“Sonunda teşrif ettin Sanem” dedi gaipten gelen ses. Etrafıma baktığım halde beyaz renkten başka hiçbir şey görmüyordum. “Kendini göster” diye çırpınışlarım boşaydı. Korkutucu ses sonunda açıklama yapmaya karar vermişti. Neredeydim, öldüm mü, yoksa hala yaşıyor muyum?

“Merak ettiğim bir sürü şey var biliyorum. Benim bir adım yok, ama bize Erken Haberci’ler derler. Zamanından önce ölecek olan insanlara haber veririz. Bunlardan biri de sensin. Tam 24 saat sonra Dünya ile bağlantın kopacak, ruhun huzura erişecek. Sana haber vermemin nedeni ise hem erkenden vefat etmen, hem de bunun bir hastalık yüzünden olması. Vaktinden önce göçüyorsun ve bu birazcık haksızlık”

Duyduklarıma inanamıyordum. Kanserimin ilerlemiş olduğunu biliyordum, hatta öleceğim de kesindi ama Erken Haberciler diye bir şeyin olduğunu hayatta tahmin etmezdim. Cümlelerine nasıl devam edeceğini bekliyordum.

Ses devam etmeye başladı “Dünyadaki son gününü hastanede bir yatakta baygın olarak geçiriyorsun. Belki naçizane bir durum ama son saatlerinde istediğin bir şeyin yerine gelmesini sağlayacağız. Ama bazı kurallar var, en önemlisi de somut bir şey isteyemezsin. Birine dokunamazsın, biriyle konuşamazsın, karşındakinin senden haberi olamaz, tamamen isteğin soyut olacak. Bunu kabul ediyorsan, istediğini gerçekleştirmem için söylemen yeterli Sanem”

Kulağım, aklım bana oyun oynuyordu sanki. Daha önce sadece kitaplarda okuduğum doğaüstü durumlardan biriyle karşı karşıyaydım. Ölümüme bile üzülmüyordum, aklım isteğe takılmıştı. Tam o sırada İrem’in bana hediye etmiş olduğu bezelye bilekliğe gözlerim takıldı. Ailem hastane odasında başımda ağlıyordur şu anda, buna eminim. İşte tam olarak bu yüzden ne isteyeceğimi biliyordum.

Büyük bir kararlılıkla “Bir gün boyunca ne istediğimi buldum. Ss501’i gözlemlemek istiyorum. Soyut bir şekilde olacağı için onların konuşmalarını duyacağım, ne yaptıklarını göreceğim ama iletişim halinde olamayacağım. En azından soyut bir şekilde en sevdiğim grubu görme şansımı bana ver. Son on dakikamı ise ailemi görerek geçirmek ve sonra da huzura ermek istiyorum”

Kurallardan sonra bu isteğim kabul edilir mi diye düşünmeye başladım. Beş dakika sonra ses bana müjdeli haberi verdi. “İstediğini yerine getireceğim. Bir gün boyunca dediğin grubu gözlemleyebileceksin. Hem şansın var, şu anda hepsi evdeler ve yarına kadar da kimse dışarı çıkmayacak. Hangisinin peşinden gitsem diye düşüncelere dalmana da gerek kalmadı. O zaman Sanem Sarıkaya, şimdi gözlerini kapa. Çünkü Güney Kore’ye doğru yolculuğa çıkıyorsun”

Gözlerimi kapattığımda sanki bir astral seyahatte yolculuk ediyordum. En sevdiğim gurubu göreceğime inanamıyordum. Onlardan imzalı fotoğraf alamayacağım, şu şarkıyı mırıldanır mısınız diye soramayacağım, doyasıya sohbet edemeyeceğim ama en azından görebileceğim. Bu bile bana yeterdi.

Kendime geldiğimde kocaman müstakil bir eve bakan sokağın kenarındaydım. Sol taraftaki ana caddede bir sürü insanın koşuşturmacası olduğunu görebiliyordum. Önümdeki ev bezelyelerin kaldığı yer olmalıydı. Ayağım yere değdiği halde hiçbir şey hissetmiyordum. Evin içine girmeden önce bir deneme yapmalıydım. Evin önüne doğru ağır ağır yürüyen yaşlı adamın önüne çıkıverdim birden. Fark edip fark etmeyeceğini test ederken adam içime girip çıktı! Çığlık atıyordum ama kimse duymuyordu. Gerçekten şu anda soyut bir vaziyetteydim. Kimse beni görmüyor, duymuyor, bilmiyordu. Ne zaman saati öğrenmek istesem karşıma birden zamanı gösteren bir şey çıkıyordu.

Evin bahçesine girdiğimde mimozaların ve güllerin büyüleyici kokusu başımı döndürdü. Bu kadar güzel bir mevsim ölmek için hiçte uygun değildi. “Sanem kendine gel” diye içimden kızdım. Madem öleceğim, son günümü en iyi şekilde değerlendirmeliydim.

Bir anda kafamda bambaşka bir durum dank etti. Ben Korece bilmiyordum ki! Belli başlı şeyler dışında ne konuşuyordum, ne de anlaşabiliyordum. Onların konuşmalarını nasıl anlayacaktım? Kafamı duvarlara vurmak istiyordum ama bu şekilde evin duvarına vurmak için harekete geçsem sadece içerisini görürdüm. Tam o sırada sanki düşüncelerimi okuyan, konuşmalarımı duyan Erken Haberci’nin sesini duydum: “Böyle olacağını biliyordum. O yüzden sen bir günlüğüne Korece’yi aynı Türkçe gibi biliyorsun. Üyelerin bütün dediklerini şakır şakır anlayacaksın. Biliyorum şimdi bana teşekkür edeceksin, hemen bir şey değil diyerek çekiliyorum” dedi ve ses bir anda kesildi.

Ben yine de arkasından “Teşekkür ederim!” diye bağırmadan duramadım.

Kapıya doğru yöneldiğimde elim doğal olarak ilk zile gitti. Sonra kendime gülerek bakalım kapılardan ve duvarların içinden de geçebiliyor muyum diyerek adım atacaktım ki, büyük bir gürültüyle kapı açıldı. Üstüme gelen kapı yüzünden ikinci çığlığı bastım. Tabi suratıma çarpmaması soyut olmamın (hayalet diyemiyorum daha, çünkü ölü değilim) avantajlarından biri oldu.

Kapıyı şimşek gibi açan Jung Min’di. Ve bahçenin kenarından evin girişine bakan Hyun Joong’a kızıyordu. “Hyung, bu yaptığın hiç adil değil. Artık çocuk değilsin, bir de liderimiz olacaksın. Yakalarsam kötü olacak” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Hyun Joong’un ise keyfi oldukça yerine gözüküyordu. Jung Min’i pancarlaşmış suratına bakarak “Sana takılmayı oldukça seviyorum, elimde değil çok sevimlisin” diyerek arkaya yöneldi.

Ben bütün olaylara tanık olan kişi olarak son 24 saatimin böyle haraketli başlamasına oldukça sevinmiştim. Ve en önemlisi gerçekten Ss501 karşımdaydı, hem de en doğal halleriyle!

***

İçeri girdiğimde gözüme çarpan şey koridorların ve ana salonun dağınık olmasıydı. Beş tane bekar erkeği bir evde yaşatırsanız sonu bu olur işte diye düşündüm. Salona doğru adım atarken Young Saeng’in sesini duydum “2011 ss501’in senesi olacak” cümlesinden sonra kamerayı kapattı ve kendi kendine konuşmaya başladı.

“Evet, şimdi bunu Me2day ve Youtube’a yükleme zamanı, hayranlarımız şirinliğime bayılacak” Cümleyi duyar duymaz kahkaha patlattım, insanlar ne kadar ünlü olursa olsun, ne kadar sevilirse sevilsin yine de ilgiye, sevgiye aç olabiliyorlar demek ki diye düşündüm. Ayrıca Young Saeng gerçekten de çok sevimli gözüküyordu ev haliyle. Üstünde eşofman olmasına rağmen az önce çekindiği fotolara photoshop yapma isteği ise daha komikti.

Mutfağa yönelmeye karar verdiğimde eminim orada Hyung Jun’u bulurum diye düşünüyordum. Ve evreka, gerçekten de buradaydı. Sandviçini sütle ıslatarak ağzında güzel bir tat bırakan yemeğimi namnamnam yaparak mideye götürüyordu. Onları görür görmez hasta olmadan önceki halime geri dönmüştüm. Yüzüm gülüyordu, espri yapıyordum ve keyfim yerindeydi.

Hyung Jun’un kulağına kadar yaklaşarak “Böö” dedim. Sonra da deli gibi kahkaha atmaya başladım. Doğal olarak hiçbir şeyin farkında olmayan Hyung Jun büyük bir zevkle yemeğini yemeğe devam ediyordu. Bu arada telefonuna mesaj geldi. Hemen ben de arkasına geçerek onunla beraber okumaya başladım. Kardeşi Ki Bum’dan geliyordu ve “Abi, yarın görüşelim mi?” yazıyordu. Cevap olarak “Sen istersin de olmaz mı?” diye yazdım bizimki. Oldukça iyi bir abi olduğu her halinden belliydi.

Yemek yapmasına diğer üyeler izin vermediği için genelde ya hazır, ya da abur cubur yediğin biraz daha süt almak için açtığı kendi buzdolabından belliydi. Mutfakta tam beş adet buzdolabı vardı ve hepsinin üzerinde kime ait olduğu yazıyordu. Kendi bardağını süt ile doldurduktan sonra lavabonun üzerindeki köpek mamasını aldı ve Choco’nun tabağını doldurarak ıslığı bastı. Bu kadar yüksek desibel yüzünden hala kapının önünde duran Jung Min “Şu ıslıkların beni sağır edecek bir gün!” diye bağırdı.

Choco koşarak geldi ve eğilmiş olan Hyung Jun’un suratına atlayarak yalamaya başladı. Daha sonra ise mutfakta yalnız olmadıklarını anlamış gibi tetikçe bekleyecek bir şekilde etrafa bakmaya başladı. Hyung Jun bu duruma oldukça şaşırmıştı.

“Ne oldu Choco?” diye seslendi. Ama köpek sahibini duymuyor gibiydi. Birden benim önüme doğru gelerek havlamaya başladı. Acaba orada olduğumun farkında mıydı? Ama Haberci bana böyle bir şeyin olmayacağını söylemişti. En azından insanlar açısından. Ya hayvanlar soyut varlığımı bile fark edebiliyorsa? Choco tiz seslerle havlamaya devam ederken Hyung Jun’a yaptığımın aynısını bu sefer ona yapmaya karar verdim. Eğildim, eğildim, eğildim ve köpeğin burnunun dibine geldiğimde “Böö!” dedim. Choco yerinde sıçrayıp düştükten sonra havlayarak ışık hızında  mutfağı terk etti. Tüm bu duruma bir anlam veremeyen Hyung Jun ise köpeğinin peşinden koşturmaya başladı. Günüm oldukça keyifli geçiyordu.

En iyi abi Hyung Jun mu, yoksa Kyu Jong mu diye düşünürken tek görmediğim üyeyi görme zamanım gelmişti. Üst kata doğru çıktığımda odasında video oyunu oynayan tatlı insanı gördüm. 6 ay gibi kısa zamanda sıkı bir Triple’s olduğum için hemen gözlerim oyuncak ayısına çevrildi. Ve evet, yanında duruyordu. Hatta Kyu Jong maketten bir oyun kolu yaparak ayısının eline tutuşturmuştu. Bu haliyle inanılmaz sevimli gözüküyordu.

Oyunun en heyecanlı yerinde liderin “Toplanıyoruz” çığlığı bütün evi sarstı. Her yere gerekli teçhizat kurulmuştu anlaşılan. Bir mikrofon ile bu koskoca evin en ücra köşelerine bile sesini gümbür gümbür ulaştırabiliyordu.

Herkes ana salonda toplanmıştı. Kyu Jong köpeklerden korktuğu için Choco bahçede hoplayıp zıplıyordu. Lider günlük olağan toplantılarını başlattığını söyledi ve kariyer konuşmaları başladı. Müzikalde oynamak, dizi senaryolarını okumak, biraz müzik çalışmak ve şarkı sözlerine gömülmek derken tam altı saat geçmişti. Saat sabah 9 gibi yirmi dört saatim bitecekti ve ben son on dakikamı ailem ile geçirip ebediyete kavuşacaktım. Sabahın o saatinde umarım herkes uyanmış olur, onları son kez görürüm diye düşünüyordum. Ama en azından birini seçmek gerekirse umarım Jung Min uyanır cümlesi döküldü dudaklarımdan.

Mükemmel geçen bir günden sonra herkes kendi odasına çekilmişti. Hyung Jun’un ışığı hemen söndü, yatağına girdiği bariz belli oluyordu. Kyu Jong da ışığını kapattı. Müzik çalışmasında lider en çok onu yormuştu, yatması gayet doğaldı. Diğer üyelerin odalarında ışıkları açıktı ve hepsini uyumadan önce tek tek ziyaret etmek istiyordum.

İlk olarak biricik Jung Min’imin odasına damladım. Kafasını Dan Brown’ın Kayıp Sembol kitabına gömmüştü. “Kitap seçimi de süper” diye kendi kendime söylendikten sonra onu kelimeler ile gerçekleşen aşkı içinde yalnız bıraktım. Birazdan uzaylılarla bile iletişime geçebilirdi ve ben bu olaya şahit olmak istemiyordum.

İkinci olarak Young Saeng’in odasına doğru yöneldim. Bir yandan da dokuz saat sonra atmayı bırakacak kalbimin bu şekilde bile güm güm attığını hissedebiliyordum. Kendimi ölmek üzere olan dünyanın en şanslı insanı olarak tanımlıyordum. Bana ne kadar da uyuyordu. Odayı açtığımda boş bir manzarayla karşılaştım. Kimse içeride yoktu, büyük ihtimale ya tuvalette ya da banyodaydı. Ben bunları düşünürken karşımda odaya sadece belinde havlusuyla dönen bir Young Saeng geldi. O an iki saniyeliğine de olsa ölüp cennete düştüğümü hissettim, ama daha vaktim vardı. Mükemmel vücudundan yayılan losyon ve şampuan kokularını koklamak isterdim, ama bu pek mümkün değildi. Kafasını kuruladığı minik havlu ile beraber şu anda oldukça fotojenik gözükmekteydi. Yanağındaki gamzeleri yeme arzusu oluşmuştu birden içimde.

Aynanın karşısında oturup bütün ihtişamı ile harika vücuduna baktığım Young Saeng, belindeki havluyu çıkartıp atınca üçüncü çığlığımı basmama sebep oldu. Anadan doğma bir şekilde karşımda oldukça rahat hareket ediyordu. Gözlerimi kapatmıştım, ama bu fırsat bir daha ne zaman elime geçer diyerek parmaklarımın arasından gizlice bakıyordum. Bir yandan da Young Saeng şu anda bir kız tarafından izlendiği bilse kim bilir neler yapardı diye kendi kendime soruyorum. Boxerını giydiği anda ben de parmaklarımı yüzümden çektim.

Aynanın karşısına gelerek burnumun dibinde durdu ve kendini incelemeye başladı. Eminim dünyadaki bütün hayranları bu manzarayı görse benim yerimde olmak için her şeylerini verebilirlerdi. Sadece boxerıyla duran Young Saeng ve ben! Aynada kendisine bakarken bir yandan da “Ne kadar süper bir yüzüm var, bir şey olacak diye çok korkuyorum” diyordu. Ünlüysen eğer dış görünüşün gerçekten mükemmel olmalıydı.

Üstüne bir tişört giydikten sonra ışığı kapatarak yatağına yattı. Otter’da uyku alemine daldığına göre artık lideri ziyaret etmedin zamanı geldi diye düşündüm.

“Koridorun sonundaki kapının içinden geçtiğimde ne gibi güzellikle karşılaşacağım” diye söylenirken içeri girdiğim anda deminkinden daha beter bir çığlık bastım. Bu, bu, bu.. olamazdı! Lider resmen mastürbasyon yapıyordu. Kafamı çevirdiğim gibi koşabildiğim kadar uzağa koştum. Durduğumda evin en sonunda yer alan mutfağa gelmiştim. Gözümün önünden ayrılmıyordu o sahne, bilgisayarında sesi birazcık kısık bir porno ile kendini tatmin ediyordu. Uzay konulu hentai izliyordu hem de. Uzaylılar konusundaki obsesifliğini bu olay sayesinde çok daha iyi anlamıştım.

İnsanların günlük yaşantısını istila etmiştim, bu gibi durumların olacağını kestirmeliydim diye kendimi sakinleştiriyordum. Sonuçta onlar da insanlardı ve bazı ihtiyaçlarını gideriyorlardı, bu normal bir durumdu. Kendimi yatıştırdıktan sonra odaya geri dönmemeye karar verdim, işi belki bitmemişti. Hem lideri de görmüştüm zaten, bu kadarı bana yeterdi. Şimdi gidip uyuyan Jung Min’i doyasıya seyretmeliydim.

Soyut şekilde hayalete benzer bir canlı olmanızın diğer avantajlarından biri ise uykuya ihtiyacınızın olmaması. Sabaha kadar Jung Min’i seyrettim, onun kulağına aşk cümleleri fısıldadım, ne kadar yetenekli ve harika bir şarkıcı olduğundan bahsettim, kilometrelerce uzaklarda benim gibi sevenlerin olduğunu anlattım, belki bir işe yarar ya da en azından birazcığını duyar diye. Benimki de bir umuttu işte.

Ss501 – Love Ya

Saati öğrenmek istediğimde karşıma 8:41 çıktı. Buradaki son dokuz dakikamdı, benim ise en son isteğim Jung Min’in uyanması derken, hayranı olduğum insan tek kişilik koca yatağında gerinmeye başladı. Gerinmesi bittikten sonra gözlerini açtı ve yatakta debelenmeye girişti bu sefer. Çocuk gibiydi, bir o kadar şen, bir o kadar da şakrak. Neden bu denli çok sevdiğimi artık daha iyi anlıyordum.

Saat 8:57 iken lavaboya doğru yönelmeye başladı. Ben ise onun gül yüzünü sadece üç dakika daha izleyebileceğim içim mutsuzdum. Elini yüzünü yıkayıp aynada kendine baktığı sırada son bir dakikam kalmıştı. Önce yanağına, sonra ise aynaya doğru eğilip iki güzel buse bıraktım. Tamamen içimden gelen, tamamen sevgi dolu. Siluetim Kore’deki bu evden silinmek üzereyken aynadaki öpücük izini görmem son kez heyecanlanmama neden oldu. Gerçek sevgi soyutluğu bile yenebiliyordu demek, ama ben bunu çok geç fark etmiştim. Jung Min’in de gözü oraya kaydı ve duyduğum son cümle ise “Bu öpücük de ne?” oldu.

***

Hastanedeki odama geri döndüğümde annem ve babamı başımda üzüntülü bir şekilde beklerken buldum. Geceden beri uyumadıkları her halinden belliydi. Bu dünyadaki vaktim çok az kaldığından dolayı ikisine de sarıldım, yanaklarından öpmeye çalıştım. Saat 9.00 olduğunda ise siluetim son kez yok olmaya, ben de bu dünyaya ebediyen veda etmeye başladım. Odadaki cihaz yaşamsal fonksiyonlarımın bittiğini işaret ettiğinde annem ve babamın bağırıp çağırması, ağlaması, bütün odayı üzüntüyle kaplaması yeteri kadar acı çekici bir durumdu.

Elveda diyordum ama geride bir hazine de bırakıyordum. Gözlerim son kez sol kolumdaki bezelye bilekliğe çevrildi. Ben ölüyordum ama İrem yaşayacaktı. Hem kendi için, hem de benim için. Ve benim soyut olarak gördüğüm Ss501’i o gerçek hayatta görecekti, onların konserine gidecekti, onları dinleyecekti, hatta muhabbet bile edebilecekti. Biraz büyüdüğünde bunları hepsini yapacaktı. Benim adım Sanem ve ölüme doğru yol aldığım şu anlarda tek bildiğim şey buydu.

Kalp atışlarım durdu, bedenim çalışmamaya başladı, sen gittin ve ben öldüm.

Reklamlar

Tutkulu İlişkiler Çıkmazı – 9. Bölüm / (+18)

02 Mayıs 2011

Baştan ufak bir uyarı yapayım. Yukarı da yazıyor zaten, bu bölüm +18’dir arkadaşlar.

Ona göre okuyun der ve çekilirim 🙂

9. Bölüm

Dayanamam Ben Bu Son Gidişine

Ho Ngoc Ha ft. Suboi – My Apology

Ewon sabah uyandığında ne yaptığının tamamen farkındaydı. Başının ağrıması neden olan onca alkole rağmen yine de yanında yatan Ga In’le yaşadığı geceyi hatırlıyordu. Onunla yatmıştı ve şimdi ise çok pişmandı. Hışımla banyoya giderek üstünü giydi ve tekrar odaya döndü. Derin bir uykuda olan Ga In’e dikildi gözleri. Gerçekten güzel bir kızdı ve en önemlisi kendisine aşıktı. Biseksüel olmasına rağmen bu kızla kendini sevgili olarak düşünemiyordu Ewon. Aklındaki kişi hiçbir şekilde kalbinden çıkacak gibi değildi. Oraya derin bir şekilde saplanmıştı, şimdi ise sadece acı veriyordu.

Düşüncelerini kafasından atmaya çalışarak çekmeceden kağıt kalem çıkardı ve yazmaya başladı. “Kahvaltı edebilirsin. İstediğin zaman çıkabilirsin evden. Ewon” Sadece bunları yazmıştı. Önemsemediği anlamına gelmiyordu, sadece yapamıyordu. Kendisine bu denli aşık olan biriyle sevgili olma düşüncesini aklından geçirmişti tabi. Ama Ga In nasıl kendisini delice seviyorsa, kendisi de Tae Sub’u öyle seviyordu.

3 sene önce yaşanan olaylara rağmen bu yıl beyaz bir sayfa açmıştı hayatında kendisine Tae Sub. Olanları unutmuş ve yeniden arkadaş olmak istemişti. Onun en bariz huylarından biriydi, birisiyle asla küs kalamıyordu. O yüzden herkes tarafından seviliyordu, iyi ve yardımsever bir çocuk olarak tanınıyordu. Geçen sene Halkla İlişkiler bölümünde okuyan bir kızdan almış olduğu çıkma teklifine gözleri ve kulaklarıyla sahip olmuştu Ewon. Tam üç kere içten bir şekilde özür dileyerek nazikçe, kırmadan reddetmişti. Tae Sub insanları kıramazdı, ama kendisinde can kırıkları bırakmayı başarmıştı. Bunun nedenini iyi biliyordu Ewon, bütün suç kendisindeydi.

Düşünceler diyarından uyanarak önünde dikildiği boy aynasına baktı. Görmekte okuduğu siluetine lanet okumak istiyordu. Sinirinin doruğa çıktığını anladığı anda masanın üzerinde duran kristal vazoya olarak boy aynasına fırlattı. Saniyede tuzla buz olan aynan büyük bir gürültünün çıkmasına neden oldu. Ardından ise sadece çat diye kapanın kapının sesi duyuldu.

***

Ga In derin uykusundan duymuş olduğu gürültü yüzünden uyandı. Gözlerini aniden açtı ve hemen sesin kaynağının ne olduğunu düşündü. Yan tarafına bakıp Ewon’un olmadığını görünce nedenini anladı. Zeki kızdı Ga In, olayları kısa süre içerisinden kavrardı. Aklına hemen dün gece geldi, mantığına karşı çıkarak kalbini dinlemiş ve kolunu tutan Ewon’a dudaklarıyla cevap vermişti. Şimdi ise ne yapacağını bilmiyordu. Bir gecelik kaçamak yaptıkları için Ewon kendisine farklı gözle bakmayacaktı, bunun bilincindeydi. Gözü komodinin üzerindeki nota odaklandı, eline alıp okuduğunda dudakları kendiliğinde gülümseme pozisyonu aldı.

Ne olursa olsun pişman değildi. Bunca zamandır hayran olduğu, hatta aşık olduğu kişiye en azından fiziksel olarak kavuşmuştu. Derslerde uzaktan bakmakla yetindiği için bir gün kafayı yiyeceğini düşünüyordu. Daha sonra Tae Sub sayesinde tanışma olanağı olmuştu. Bu duruma o zaman çocuklar gibi sevinmişti Ga In, ama hayatta aklına gelmezdi Ewon gibi birinin Tae Sub’a aşık olacağını.

“En basitinden ikisi de erkek yahu! Nerden bilebilirdim böyle bir şey olabileceğini?” diye bağırarak üzerindeki yorganı savurup attı. Bir yandan eteğini giyerken, diğer yandan Mi Na’ya mesaj yazıyordu. Şu anda en yakın arkadaşının desteğine gerçekten ihtiyacı vardı. Karanlık düşünceleri elleriyle kovalayarak kendisini aydınlığa kavuşturacağını düşünüyordu.

Banyoda kendine geldikten sonra üstünü giyerek evden dışarı çıktı. Sabah güneşi yüzüne vurduğunda bir kez daha kendi kendine söylendi: “Pişman değilim”

***

Sabah art arda gelen 12 mesajla uyandı Ji Hoo. Kimden geldiğini iyi biliyordu, bugün içi içine sığmayan kendisinden başka sadece biri vardı. Mi Na’nın yolladığı mesajları okumaya başladığından uykunun kendisini hemen terk ettiğini hissetti. Mi Na samimiydi, içtendi ve en önemlisi açık sözlüydü.

“Bugünü kaytarmak bir saniyeliğine bile aklına geldiyse seni deşmek için hazırlık yaparım”

“Gördüğün gibi erkenden uyandım ve bir an önce bu işin bitmesini bekliyorum”

“Sana mesaj yazarak zamanın ilerleyeceğini ve öğlen olacağını düşünüyordum ama unuttuğum bir şey vardı. Çok hızlı mesaj yazmam!”

“Ji Hoo, öğleni sabaha alamaz mıyız? Prime time Kore dizileri ne kadar güzelse gündüz kuşağı da bir o kadar saçma. Psikopat olur çıkarım bunları izlersem”

Buna benzer tam on iki mesaj vardı. Ji Hoo mesajları okurken sürekli gülümsüyordu. “İyi ki kafamı toparlarım, kendime geldim. Mi Na’nın beni affetmiş olması ve ikinci bir şans vermesi bile mucize. En iyi şekilde değerlendireceğim” diye söyleniyordu yatakta. Daha önce hiç aşık olmamıştı Ji Hoo, 4 yıldır eskortluk yapıyordu ve lise zamanlarında da herkes dış görünüşü için ona teklif etmişti. Bunun farkında olduğundan dolayı sorgulayıcı birinin teki olarak büyümüştü. Ailesi uzun zamandır yanında değildi ama kendine bakmayı bildi.

Kahvaltıya annesinin yanında indiğinde yüzünden kocaman bir gülümseme vardı. Annesine kocaman bir öpücük vermek için eğildiğinde Yuna ağzına patatesleri tıkmaya başladı. Ne olduğunun farkında varmadan dişleriyle ağzındakileri çiğnemeye başlayan Ji Hoo annesine sinirli gözlerle bakmaya başladı. Yuna’nın hiç umurumda değil, şu anda oldukça mutlu gözüküyordu.

“Hala gözümde küçük bir çocuksun, bu yüzden annen olarak seni ellerimle beslemem gerekiyor. Kocaman adam olduğunu kabullenmiyorum, kabullenmek istemiyorum Ji Hoo” dedi.

Gözleri irileşen Ji Hoo bu sefer sevimli bir şekilde bakmaya başladı “Biliyorum anne, ne dersem diyeyim ben senin hala koca bebeğinim. Ama anlaşmamız var, insanların içinde yapmayacaksın” diye söylendi.

Yuna İspanyol omletine çatalını batırarak “Tamam tamam, biliyorum. Karizmanızı bozmam beyefendi” dedi ve aldığı omleti ağzına attı.

Yemek odasındaki mimozaların kokusu bütün evi sarmıştı. Harika bir geleceğe başlamak için kesinlikle mükemmel bir gündü. Kahvaltısını hızlıca yapan Ji Hoo çıkmak için annesinden izin istedi ve bu sefer öpemediği o yanağa kocaman bir öpücük kondurdu.

Yuna sevecen anne bakışlarıyla oğlunun dağınık saçlarına ellerini sürerken “Doğru olanı yapıyorsun. Şimdi git anneni ve hoşlandığın o kızı mutlu et. En kısa zamanda da bu eve getir, tanışmak istiyorum” dedi.

Tamam anlamında başını sallayan Ji Hoo arkasını dönüp kapıya yönelecekken annesinin poposuna vurmasıyla oldukça şaşırdı. “Anne! Normal ol azıcık” derken bile gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Oğlunu kapıya kadar uğurlayan Yuna “Geldiğinde her şeyi dinlemek istiyorum. Tamam mı?” diye sordu.

Arabasına doğru ilerlerken oğlu cevap verdi. “Bu zamana kadar senden ne sakladım ki?”

***

Karakoldan çıktıktan sonra Tae Sub’u evine bırakmıştı Lion. Okyanusa doğru arabasını sürerken aklında yine geçen zaman vardı. Son üç yılda Tae Sub gerçekten çok zorluk yaşamıştı, kendisi onun yanında olamasa dahi yardım etmekten geri durmamıştı. Yan koltukta Seul uçak biletleri duruyordu. Üç yılda tam otuz altı kere Tokyo’da Seul’e gelmişti. Her seferinde Tae Sub’u gözetlemiş ama hiç gidip konuşmamıştı. Bunu neden yapmadığını bilmiyordu. Hep yanında durmuştu, hoşlandığını belli etmişti ama Tae Sub’tan olumlu bir geri dönüş alamamıştı. Suçlu olarak Ewon’u da görmüyordu, çünkü Tae’nin ona aşık olması suç değildi. Şimdi ise her şey mükemmeldi. Tek bir şey hariç: Ewon! Geçen yıllar arasında hiç önem vermezken, şimdi ikisinin mutluluğuna engel olmak istiyordu sanki. Lion’un tek düşüncesi buydu. Tae Sub’la mutlu bir beraberliklerinin olmasını istiyordu, ama Ewon konusunda ne yapacağını bilmiyordu.

Derin düşüncelerinden sıyrıldığından masmavi okyanus görüş alanına girdi. Sağ eliyle bütün biletlerin alarak yüz yirmi kilometre ile gittiği otoyolda havaya fırlattı. Artık Japonya’da olmak istemiyordu, Tae Sub’tan ayrı kalacağı hiçbir yerde olmak istemiyordu.

Arabayı park edip kumsala boylu boyunca yayıldı Lion ve Japonya’yı düşünmeye başladı. Acaba Tae Sub öğrense nasıl karşılardı bu durumu diye sordu kendi kendine ve geçmişi hatırlamaya başladı.

12 Ağustos 2009

“Boş kadro olacak, ben istiyorum. Çünkü benim için çok önemli bir durum bu Müdür Choi” diye direktifler veriyordu Tokyo’dan Lion. Tae Sub’un babasının haksız yere işten çıkartıldığını öğrendiğinde oldukça şaşırmıştı. Seul’de olan büten her şeyi şirkette görev verdiği asistanlardan biri haber veriyordu kendisine. Ailesi zengin değildi Tae Sub’un, iki oda bir salon küçük bir evde yaşıyorlardı. Babasının işten çıkartılması ile durumları daha da kötü olmuş olmalıydı. Şimdi ise iki gün gecikmeli haber verdiği için asistanı azarlayacaktı.

Ertesi gün kadronun oluşturulduğunu ve Tae’nin babasının telefonla arandığının haberini aldı Lion. İçine su serpilmişti, sevdiği insanın babası artık kendi şirketlerinde iyi bir pozisyonda ve maaşta olacaktı. En iyi şartlarda yaşamalarını istiyordu, her şeyin en iyisine sahip olmalarını. Lion düşünceli bir insandı, sevdiği kişi için her şeyi yapabilirdi, bu konuda gözü karaydı.

Tokyo’da sakura ağaçlarının altında sakesini içerken Seul’de Tae Sub’un bu haberi aldığında ailesiyle beraber nasıl mutlu olduklarını gözünün önüne getirebiliyordu. Peki beraber olacakları gün de gelecek miydi acaba?

***

>Yiruma – Kiss the Rain |||

Ewon

>Ewon..

Saat ikiye geldiğinde Ewon bilgisayarını açarak mesajlara baktı. Tam 24 gündür müşteriye gitmiyordu ve patronu Ma Nuk Yan arayıp bir ayı geçirmemesini tembihlemişti. İhtiyacı vardı, mecburdu müşteriye gitmeye. Gelen 114 mesajı tek tek kontrol etti ve içlerinden birini seçerek yarın için anlaştı. Çok az bir zaman kalmıştı bitmesine, sadece üç ay daha dayanmalıydı. Ondan sonra eskortluğu bırakabilir ve normal hayatına geri dönebilirdi. Üç ay içinde on iki müşteriye gitse kapanacaktı hesap.

Word’u açarak bir şeyler karalamak istedi. Aklında sadece bir kişi vardı ve düşünceleri hakkında yazmaya başladı birden.

“Onu seviyordum, evet sonunda kendime ve hatta bütün dünyaya itiraf ediyorum. Ben Lee Tae Sub’u seviyorum. Hayatım boyunca bana iyi davranan yegane insan olmasının yanı sıra müthiş bir iyimserliği ve uyumu vardı. Daha önce yakın olduğum tek insan vardı ve bunun sonucunda kendimi bambaşka bir yerde buldum. İşte tam da bu yüzden insanlara güvenip onlara yakın olmak benim için gerçekten zor. İyi bir yüzün, duruşum var. Bunun sayesinde insanlar hayatımın hep toz pembe geçtiğini ve her şeyin en iyisini elde ettiğimi düşünüyor. Klişe Amerikan gençlik filmlerindeki sığ olayların insanlar üzerinde bu denli büyük etkileri olduğunu bilmiyordum. Hayatım tozpembe değil, hem de hiç değil. Bana değer veren bir sevgilim yok, ailemle geçmişte yaşadığımız olayın artıkları topluyoruz hala, okul hayatım eğlenceli değil, çocuksu ve salak kızlarla uğraşmak zorundayım. Üstüne bir de eskortluk yapıp hayatlarında alamadıkları mutlulukları para karşılığında onlara sunuyorum. Eğer insanlar gerçek beni tanısaydı acınacak halde olduğumu görürlerdi”

Onun iyi davranışları, kendisine yaptıkları aklına geldiğinde bir sigara yapıp devam etti.

“Tae Sub ise bunların hiç birini umursayıp beni olduğum gibi kabul etti. Şimdi düşünüyorum da üç yıl önce bana aşkını itiraf ettiğinde gerçekten samimiydi. Bunu o zaman bile gözlerinden anlamıştım. Ama eskortluğa devam etmem gerekiyordu, buna mecburdum. Ve onun teklifini kabul etseydim gizli bir şekilde yıllarca onu aldatmak zorunda kalacaktım. Bunu ona yapamazdım, işte bu yüzden ağır bir şekilde reddettim, reddettim ki beni unutsun, tamamen aklından çıkarsın. Hak etmiyordu, yalan söyleyemezdim yüzüne. Gerçekleri de açıklayamazdım, insanlara güçsüz yüzümü göstermekte oldukça başarısızdım. Bunların hepsinin suçlusu ise Ji Hoo piçinden başkası değildi. Benim mutluluğu aldığımda, sözlüğümden mutluluk kelimesini koparttı. Şimdi Tae Sub başkasıyla beraber ve onu gerçekten seviyor. Geri kazanmak için fazlaca çabalamam gerektiğini biliyorum; ama ne olursa olsun bana geri dönmesini sağlayacağım. Ji Hoo’ya da yaptıklarının bedelini ödeteceğim”

Sigarasından bir nefes çekerek dışarıda top oynayan çocuklara baktı. Dersi tasası olmayan insanları gördü. Ji Hoo kadar çok kazanmasına rağmen iyi bir yerde oturmuyordu Ewon. Ama bu mahalleyi ve insanlarını seviyordu. Yazısını ise şöyle bitirdi.

“Onu seviyorum, bunu herkese, bütün dünyaya söylemek istiyorum. Ailem umurunda değil, insanların ne diyeceği umurumda değil, sadece benim yanımda olsun, benle beraber olsun, işte ben o zaman dünyayı bile karşıma alırım. Yeter ki beni sevsin, sadece beni…”

***

After School – Virgin

Mi Na ile Gangnam meydanında buluşan Ji Hoo kısa kollu renkli bir gömlek ve kapri giymişti. İlkbaharın en güzel ayı olan Mayıs’a en iyi şekilde hitap ediyordu. Mi Na ise tek kollu bir bluz ve kısa etekle teşrif etmişti. Kafasında siyah şapka ise güzelliğine güzellik katıyordu.

Ji Hoo şapkayı görünce “Kaküllerini görmek istiyorum, onları ellerimin arasına almak istiyorum” diye söylenerek ellerini kızın şapkasına doğru götürdü. Tam şapkayı alacakken Mi Na eline hafifçe vurdu “Hop, dur bakalım orada. Madem bunu istiyorsun, işimiz bitince yapabilirsin. Hem ben güzel gözükmek için o kadar uğraştım” dedi.

Ji Hoo kızın gözlerini içine bakarak “Senin güzel gözükmeni istemiyorum. Çirkin gözükmeni istiyorum, o zaman etraftaki kimse sana bakmaz, ben de kafayı yemem. Benim için sen her halinle güzelsin” dedi ve şapkayı kaptığı gibi süs havuzunun içine attı.

Mi Na bu hareketin üzerine tekme attığı yere bakarak hamlede bulundu ama bir şey yapmadı “Demin ki sözlerin çok güzel olduğu için aynı yere ikinci tekmeyi yemedin, ona dua et. Hadi bakalım şimdi gidelim. İşler iyi gitmezse şapkanın da hesabını sorarım, çift işkence olur”

Bar öğle saati olduğu için değildi. İçeride sadece çalışan kişiler bulunuyordu. Ji Hoo’nun geldiğini gören herkes konuşmaya başladı.

“Kaç zaman sonra beyefendi teşrif etti”

“Yanında biri var, yeni müşterisi mi acaba?”

Ji Hoo kimseye selam vermeden elini tuttuğu genç kız ile asansöre bindi. Mi Na herkesin kendilerine baktığını görmüştü ama dile getirmiyordu beni. Sessizce asansörün 12. Kata çıkmasını bekledi.

Patronun odası gözüktüğünde derin bir nefes aldı ve Mi Na ile beraber içeri girdi. Ma Nuk Yan kendisine en çok para kazandıran elemanını görünce hemen ayağa kalkarak “W. Hoş geldin. Sonunda çalıştığın yeri hatırladın demek, yolu unuttuğunu düşünmeye başlamıştım” dedi ve taşta atmayı ihmal etmedi. Mi Na’yı gördüğünde “Yanında bir genç hanım var demek, ne güzel. Buyurun, oturun siz de” diyerek koltuğu işaret etti.

Bir şeylerin ters gittiğini sezen Nuk Yan uzunca süre bu piyasadaydı ve artık insan sarrafı olmuştu. Ama kendisi diğer patronlara benzemezdi. Sevecen ve rahat bir yapısı vardı.

“Ne içersiniz? Çay, kahve, kola?”

Ji Hoo’nun sabırsız olduğu ayaklarını sürekli oynatmasından belliydi “Çabucak konuya geçmek istiyorum patron. Eskortluğu bırakmaya karar verdim. Bırakma prosedürünü bildiğim için seninle gelip konuşuyorum ilk. Karşında gördüğün kızı seviyorum ben, bildiğin aşık oldum yani. Bir eskortun asla yapmaması gereken yegane şey. Ama oldu, hiçte pişman değilim tabi. Bu yüzden buraya kadarmış, bu zamana kadar bana mükemmel bir patron oldun. Arkadaş olarak yine görüşmek isterim, ilişkimiz kesilmesin lütfen”

Nuk Yan aslında W’nun odaya girer girmez bunları diyeceğini biliyordu. En iyi çalışanı bırakmayı seçmişti, ama işinde bu kadar yükselmesinin nedeni her zaman iyi bir patron olmasının altında yatıyordu. Bu yüzden konuşmaya başladı.

“Anlıyorum. Bırakma olayının sonucu olarak bu zamana kadar kazandığın bütün paraların yarısını vermek zorundasın, bunu bildiğini biliyorum. Banka hesabına aktardın mı?”

Ji Hoo Mi Na’nın elini tutarak soruyu yanıtladı “Evet yatırdım, istersen kontrol edebilirsin”

Hafifçe gülerek “Sana her zaman inandım Ji Hoo. Artık W demeye gerek yok, o ismi geçmişte bırakıyorsun. O zaman sözleşmeyi çıkartalım ve yırtıp atalım”

Bunu dedikten sonra kasadan sözleşmeyi çıkardı ve yırtıp attı. Sonra ise Mi Na’ya dönerek “Çok şanslısın küçük hanım. Ji Hoo harika biridir. Sana neden eskortluğa başlamış olduğunu anlatmadığı bariz ama şu anda bıraktığına göre hayatının bütün kapılarını sana açacaktır. Ve Ji Hoo, neden başladığını anlatmadığını burada söyledim, çünkü beni terk ettiğin için ufakta olsa kızgınım. Hıncımı böyle alayım” diyerek gülmeye başladı.

Mi Na’nın ellerini tutup öptükten sonra Ji Hoo “En kısa zamanda anlatacağım sana” dedi. Patronuyla sarılıp vedalaştıktan sonra aşağıya indiler. Mi Na bu kadar kolay olacağını kestirememişti. Zihninde çok daha farklı şeyler canlandırmıştı. Ji Hoo’nun eskortluktan kazandığı paralarla yapacağı hiçbir şeyi kabul etmeyecekti ve şimdiden yarısı gitti bile. Onun kadar kimse mutlu değildi şu anda.

Çalışma arkadaşlarının önünde geçerken “Benden kurtuldunuz miller. Hasta la Vista” diyerek elini havaya kaldırdı.

Dışarı çıktıklarında Mi Na sevinçten Ji Hoo’nun üzerine sıçradı. “Patronun gerçekten de dediğin gibi biriymiş. Bu kadar kolay olduğuna inanamıyorum. O zaman verdiğim sözü yerine getireyim” diyerek sevgilisinin elini tuttu ve saçlarına götürdü. Ji Hoo’nun güzel ellerine Mi Na’nın düz saçları arasında gezinti yaparken genç kız sevgilisine yemek ısmarlayacağını söyledi. Kaprisinin kemerinden tuta tuta ana caddede ilerleyen iki genci görenler kesin “ah, aşk sen ne güzel şeysin” diyorlardı.

***

Miss Eighty 6 – My First Wish

Saat 8’e geldiğinde Tae Sub’un telefonu çaldı. Duştan çıktığı için üzerinde sadece bornozu vardı. Açtığı anda alo bile diyemedin Lion’un sesini duydu.

“Şu anda oraya geliyorum, seni almaya. Bu gece bizim gecemiz, o yüzden bol dondurma eşliğinde eski Kore filmlerini izleyeceğiz. Daha önce bunu sevdiğini söylemiştin, adım gibi hatırlıyorum. O yüzden hazırlan ve beni bekle tamam. Dün akşamın rezilliğini telafi etmeliyiz, ayrıca seni çok özledim”

Ses gelmeyince Lion “Tae, Tae orda mısın?” diye seslenmek zorunda kalmıştı.

Mutluluktan telefonda olduğunu unutan Tae Sub kendine geldi ve “Ha, evet evet buradayım tabi. Tamam o zaman, ben de yeni duştan çıkmıştım. Giyinip seni bekliyorum Lion” dedi.

“Giyinmesen de bornozla karşılasan beni, daha seksi olur hani. Aklıma soktun bir kere” dedi bütün muzırlığıyla Lion.

İlk defa Lion’un böyle açık konuştuğuna şahit oluyordu Tae Sub. Ona eşlik etmeye karar verdi. “Ailem birazdan sinemadan gelecek, ama onlar gelmeden yetişirsen seni seve seve bornozla, hatta üzerimde hiçbir şey olmasan karşılarım” dedi.

Tae Sub söylediği bu cümlenin üzerinde telefondaki Lion’un hızlıca gaza bastığını anladı, çünkü sesleri duyuyordu. Gülerek telefonu kapattı ve sevgilisini beklemeye başladı.

Lion’un arabasını gördüğü anda bornozunun kuşağını açtı ve teni ışıkla parlamaya başladı. Bunu yaptığına inanamıyordu. Seks konusunda utangaç değildi ama söz konusu Lion olunca her şeyin en iyisi olsun istiyordu. Pencereden son kez kontrol yapacakken ailesinin yürüyerek sokağa girdiği fark etti.

Görür görmez giysilerini nereye bıraktığını hatırlamaya çalıştı. Evin içinde dört dönüyordu. Tam pantolonunu görüp ona doğru hamle yapacakken damlaların oluşturduğu ıslak kısma bastı ve yere kapaklandı.

“Lanet olsun, ah!” Pantolonun hışımla bacaklarına geçirdi, tam bu sırada kapı çaldı. Lion kapıda bir umutla sevgilisini bekliyordu. Yol boyunca onu çıplak hayal ettiği erekte bile olmuştu. Kendisine koca bir oha çekerek arabadan çantasını almış ve önüne tutarak gelmişti. Şimdi ise heyecanlı bir şekilde zile basıp beklemekteydi. İçerideki sesleri duyduğunda bir anlam veremedi ve mesaj yazmaya başladı.

Tae Sub tişörtünü bulduğunda daha fazla zil sesine kayıtsız kalamayacağını anladı ve kapıyı açtı. Karşısında sevgilisini garip bir şekilde gören Lion gülmeye başladı. Tae Sub’un tişörte kafasını sokarak ailesine baktı. Komşulardan biriyle sohbet ediyorlardı, ucuz kurtulmuştu.

Lion o tarafa baktığında nelerin döndüğünü anladı. “Sanırım saniyelerle kaçırdım, değil mi? Benim şanssızlığım olsa gerek” diyerek eğildi ve yamuk duran pantolon paçalarını düzeltti. Tae Sub utanmıştı, yanaklarının kızardığını gören Lion “Sanırım ilk kez birine bunu yaptım ve nedenini bilmiyorum ama inanılmaz mutlu hissettirdi” dedi.

“Hemen arabaya gidelim, ben de bizimkilere mesaj atıp arkadaşımda kalacağımı söyleyeyim” Ailesi görmeden gizlice arabaya atlayıp gaza bastılar.

Yolda giderken konuşmayı Tae Sub açtı “O kadar kendimle cebelleştim, tam bornozumun kuşağını açıp çıplak kalmışken ailemin sokağa girdiğini gördüm” dedi ve kahkahayı patlattı. Lion da çok neşeliydi, “Daha birbirimizi çıplak göreceğiz çok günlerimiz olacak” diyerek sevgilisine göz kırptı. Daha sonra gözü L harfli bilekliğe dikildi.

Tae Sub banyoda bile bilekliği çıkarmıyordu. Bu hengame arasında asla onu takmaya vakti olamazdı. Zaten hafiften de ıslaktı. Lion bunu fark edince içi içine sığmamaya başladı. Otobana çoktan girdikleri halde arabayı hızlıca kenara çekti ve Tae Sub’un dudaklarına yapıştı. Bir vakum gibi emiyordu sevgilisini dudaklarını. Gerçek bir aşık gibi öpüyordu, aşk dolu, şehvet dolu.

Tae Sub ne olduğunu anlayamamıştı ama sevgi ile karşılık verdi Lion’a. Bu ani sürprizler çok hoşuna gidiyordu. Lion uzun öpücüğünden sonra tam on iki kere kısa kısa sevgilisinin dudaklarını öptü ve arabayı yeniden çalıştırdı.

Tae ellerini dudaklarına götürerek “Bu ne içindi” diye sordu.

Lion dudaklarının emdikten sonra yanıtladı “Benim olduğum için, yanımda olduğun için ve en önemlisi beni sevdiğin için. Okkalı bir ceza yiyeceğim ama varsın senden gelsin bütün cezalar, seve seve kabulümdür” diyerek yeniden sevgilinin elini tuttu.

Eve geldiklerinde hemen projeksiyonun önüne oturdular. “Bugün perde ile izleyeceğiz filmi, zevki artıracak her türlü şeyi seninle yaparım” ben diyerek arkadan Tae Sub’a sarıldı Lion.

Koltuğa yayılan Tae Sub’a mutfaktan seslendi. “Hemen sayıyorum. Vanilya, karamel, kivi, muz, böğürtlen, çilek, limon, ananas, çikolata, üzüm ve havuçlu dondurma var. Hangisini veya hangilerini istersin?”

“Oha, ne yaptın öyle? Hem havuçlu kek mi var yahu? O hiç güzel olmaz. Böğürtlen ile başlayıp tezatlık yaparak çikolataya geçelim” diyerek cevap verdi.

Dondurmaları kaselere koyarak koltuğa oturdu Lion. Parmağını çikolatalıya batırdı ve sevgilisinin burnuna sürdü. Sonra da yavaşça yaklaşarak burnundaki dondurmayı emdi. Tae Sub sevgilisinin birden fantezi adamına döndüğünü düşünüyordu. Aynısını yapmak istedi, böğürtlenli dondurmayı alarak aynen Lion’un yaptığını yaptı.

Lion ellerini sevgilisinin tişörtünün içine sokarak okşamaya başladı “O kadar muhteşem ki… Seni sevmek vatandaşlık görevi gibi. Karşında saçmalıyorum bile, beni o kadar etkiliyorsun”

Tae Sub böyle cümleler duymaya alışkın değildi. Ne cevap vereceğini bilmiyordu. Ama karşısındaki insanı seviyordu ve içinden geldiği gibi konuştu.

“Düşüncelerimde hep senin gibi biri olurdu Lion. Rüyalarıma senin gibi bir insan girerdi. Her şeyiyle beni seven, muhteşem biri. Ama ben bunu hep hayal gittiğim gerçekten hayal sanmıştım. O yüzden umudumu kesip yetinmeyi bilmeliydim. Zamanında bir kere belki gerçek olur diye denedim ama pişman oldum. Sonra sen çıktın karşıma, bütün ihtişamın ile. Ben yine aynı şey olur diye uzak durdum, inanmak istemedim. Aslında üzülmek, kırılmak istemedim. Bir kez daha kaldırabilir miydim bu üzüntüyü bilmiyordum. Ama, ama sen beni en saf duygularınla sevdin, ben sana en saf duygularımla vuruldum. O yüzden gidebildiğimiz yere kadar gidelim, hep birbirimizin yanında olalım. Ben seni sevmekten vazgeçmeyeceğim asla, sen de beni sevmekten vazgeçme”

>Alesha Dixon ft. Jay Sean – Every Little Part Of Me |||

Lion bütün bu cümleleri duyduğundan içinden “İşte mutluluk bu, şu anda hissettiğim duygu” dedi. Gözleri Tae Sub için görüyordu, kulakları Tae Sub için duyuyordu, kalbi Tae Sub için atıyordu. Daha fazla dayanamadı ve “Hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim, yemin ediyorum” diyerek hızlıca sevgilisinin tişörtünü çıkardı. Meme uçlarını hafifçe ısırarak emmeye başladı. Daha sonra kendi tişörtünü de çıkardı ve tutku dolu gözlerle aşık olduğu çocuğa bakmaya başladı.. Derinlere indiğinde masum bulduğu bu hislerin tahrik edici bir unsura dönüşmesine şahit oldu. 3 senedir beklemiş olduğu duygular yarı çıplak bir şekilde yatağında yatan Tae Sub’u görünce doruk noktasına ulaşmıştı. Eliyle pantolonu ile savaş veren aletini düzeltti, Tae’nin boynuna doğru yönelerek şehvetle emmeye başladı. Dünyanın en güzel şekerini emiyormuş gibi baştan aşağı yalıyordu. Pantolonunun düğmelerini çözdü ve erkekliğinin sevgilisinin teni ile tanışmasına müsaade etti.

Koltuktan yatağa geçtikleri Tae Sub’un dudakları Lion’a kenetlenmişti. İkisinin de boyunları morarmıştı ama şehvetle devam ediyorlardı. Lion çekmeceden prezervatif ve kayganlaştırıcı çıkardı. Ağzıyla yırttı ve geçirmeye başladı. Yavaş yavaş Tae Sub’un bacaklarını ayırdı, aynı zamanda sırtını da yalamayı ihmal etmiyordu.

“Acıtmayacağıma söz veriyorum, dünyada istediğin en son şeydir acı çekmen” diyerek sevgilisini öpücüklere boğdu. Ağır ağır Tae Sub’un içine girerken aldığı zevkler ağzında inleme olarak çıkıyordu. Tae kendini tutuyordu, az acı çekse de birazdan tamamen zevk alacağını biliyordu. Lion tamamen içine girdiğinde “Ah” diye bir ses çıktı ağzından.

Duraklayan Lion “Çıkma mı ister misin? Yapmasak da olur” dedi. Çıkmaya hazırlanırken Tae Sub durdurdu. “Hayır, çıkma. Devam edelim, seninle tam olarak yapmak istiyorum”

Lion bu sözden sonra Tae Sub’un içinde gidip gelmeye başladı. Elleriyle boynunu sarmıştı, zevk sesleri bütün evi kaplamıştı. Gerçekten sevdiğin insanla yapılan seksin anlamı başkaydı. İki gençte şu anda bunun gayet farkındaydılar. Lion gelmeye yakınken elleriyle de Tae Sub’un orgazm olmasına yardım ediyordu. Ve sadece otuz saniye sonra iki gençte rahatlamıştı.

“Temizlenelim demeyeceğim, seninle sabaha kadar bile böyle durabilirim Lion. Şu anda çok mutluyum ve bunu bilmeni istedim sadece”

Lion elleriyle sevgilisinin saçlarını düzeltti, başını omuzuna koydu ve “Ben de mutluyum, hiçbir şey bizim mutluluğumuza engel olamaz” dedi.

Daha sonra iki genç beraber duş aldı ve normalde yapacakları şeyin başına geçte olsa geçebildiler. Patlamış mısırlar masaya kondu, eriyen dondurmalar değiştirildi ve şarap açıldı. Eski Kore filmlerinden biri olan Chungyo’yu izlerken Tae Sub Lion’un bacaklarına kafasını koydu. Hafif acısı vardı ama her şeye rağmen değerdi. Az önce hayatının en güzel, en anlamlı seksini yapmıştı.

***

Honey Lee

Park Lea (Honey Lee)

Domination Bar’a giren süper minili, gamzeli seksi kadın bir anda herkesin ilgi odağı olmuştu. Üzerindeki mücevherleri değer oldukça fazla olmalıydı. Patronun odasının kapısına geldiğinde çalma gereği bile duymadan direkt içeri girdi. Nuk Yan gelen kişiyi gördüğüne şaşırmamıştı ama ne diyeceğini bilmiyordu.

“Buraya neden geldiğimi iyi biliyor olmalısın?” diye soru yöneltti hemen. Gözlüklerini Nuk Yan’a doğru tutarak tatmin edici bir cevap istiyordu.

“W eskortluğu bırakamaz. Nasıl haberim olduğunu merak ediyor olabilirsin, benim her yerde gözüm kulağım vardır. Çin’deki işlerimi bırakıp geldim buraya hemen. Bana onu getir!” diyerek resmen kükredi.

“Lea, sakin ol lütfen. Zorla tutamazdım ya burada, elimden bir şey gelmez”

“Sakin filan olamam. Haber ver ona, onu bulacağım. Benden kolay kolay kurtulamaz” diyerek kapıyı çarpıp çıktı.

Ji Hoo’nun en önemli müşterisinin bu tavrı ileride nelere yol açacak ama?

***

Ertesi gün..

Aile ile beraber sinemaya gidecek olan Tae Sub, Lion ile vedalaştıktan sonra geri döndü. Otobüse binmek istediği için evin önünde öpüşüp ayrılmışlardı. Meydanda indiğinde annesine söz vermiş olduğu pastalardan aldı. Şimdi ise istikameti eviydi.

***

Luna Sea – Rosier

Ewon sürekli düşüncelere dalmaktan yorulmuştu. Dün bilgisayarında on iki sayfa duygularını yazmıştı, içini resmen ona dökmüştü. Şimdi ise ne yapacağını çok iyi biliyordu. Bütün gece uyumadığı halde gram uykusu gelmemişti. Aklında sadece bir şey vardı. Meydan durağında metrodan indi ve hızlı adımlarla evin yolunu tuttu. Parkın içinden geçerken gözü bankta oturup pasta yiyen gence takıldı. Dikkatlice baktığında iyice emin oldu, Tae Sub’tu bu. “Gökte ararken yerde buldum” diye söylenerek hızlıca yanına doğru ilerledi.

Kafasını pastadan kaldıran Tae Sub’un önünde birden Ewon’u görünce oldukça şaşırmıştı. Ağzı dolu olduğundan sadece adını diyebildi. Sert gözlerle Tae Sub’a bakıyordu Ewon, konuşmuyordu hiç, sadece bakıyordu. Pastasından koca bir dilim almıştı, bu yüzden dudaklarının kenarlarında krema kalmıştı.

Ewon birden Tae Sub’un omuzlarını tuttu ve hızlıca kendine doğru çekerek kremalı dudakları öpmeye başladı. Nerede oldukları, kimlerin baktığı hiç umurunda değildi. İnsanların garip ve şaşkın bakışları altında bu yakışıklı gence başka bir erkeği deli gibi öpüyordu.

En sonunda dudaklarını çektikten sonra Tae Sub elindeki kutuyu yere düşürdü. Ağzından cümle çıkmıyordu. Şaşırmıştı, ne diyeceğini bilmiyordu. Parktaki insanlar hala bakmaya devam ederken Ewon o cümleyi bağırarak söyledi.

“Seni seviyorum Tae Sub! Ve senden vazgeçmeye hiç niyetim yok!”

9. Bölümün Sonu..

 

Bugün doğum günü olduğu için dokuzuncu bölümü dostum Sermin’e ithaf etmek istiyorum.

Nice yıllara Sermin’im, her şey gönlünce olsun ♥

Ölümcül Mavi – (One shot)

09 Nisan 2011

Blue – Cowboy Bebop

Ölümcül Mavi

Herkes mutlu olmayı hak eder mi sizce? Üç aya kadar bu sorunun cevabını “evet, hak eder” diye cevaplardım ama şu anda hissettiklerim tam tersi bir sözün ağzımdan çıkmasına neden oluyor. Evleneceğim gün ailemi kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu öğretti bana, acı acı ayakta durmayı, asla dizlerimin kırılmamasını… Hayatta en sevdiğim iki insanı kaybettim, genç yaşlarında gayet sağlıklıyken bu dünyadan göçüp gittiler.

Gözümde güneş gözlüğü ile nefret ettiğim gökyüzüne bakarken aklımdan geçenler sadece bunlardı. Seul’den nefret ediyordum. Aslında hayır, ben bu gökyüzünün gözüktüğü her yerden nefret ediyordum, kısaca dünyadan.

Ailemi kaybettikten sonra Tae Hoon ile düğünümüzü ertelemek zorunda kaldık. En güzel şarkıların çalıp oynayacağımız gün matem ile geçti, hemen akabinde ise ailemin soğuk toprak ile buluşturarak ebediyete yolladım. Beraber gelinliğimi denediğimiz zaman annem yanıma gelip “Bir melek gibi oldum Su Ae” demişti, son sözleri buydu. Babamı ise arabanın başında bana el sallarken görmüştüm. Dudaklarını okuduğumda “seni seviyorum” cümlesi ortaya çıkmıştı. Yaşama isteğimi alan arabayı gördüğümde koşup tekmeleye, yumruklar savunmaya başladım. Üzerimdeki gelinlik gözyaşlarımdan dolayı sanki sırılsıklam olmuştu. Haykırmak, çığlıklar savurmak, küfürler etmek istiyordum.

Sekiz yaşıma bastığım zaman ailem bende değişiklik olduğunu fark etti. Birden bire burnum kanamaya, karnıma ağrılar girmeye ve bayılmaya başlamıştım. Dışarı çıktığım zamanlarda hemen bayılıyordum ama akşamları bir şey olmuyordu. O yüzden diğer bütün çocuklar evlerindeyken ben annemin ve babamın elini tutarak “keyif yürüyüşü” adını verdiğimiz gezimizi yapıyorduk. Doktora gittiğimizde hiçbir sorun tespit edilemedi, karşımdaki beyaz sakallı adama göre ben sağlıklı bir çocuktum. Yine de emin olmak için ilaç yazmak istemişti. Cebinden çıkardığı mavi kalemini gördüğümde damla damla burnum kanamaya başladı. Hemen yanıma gelerek kontroller yapmaya başlamıştı, Alnıma, karnıma, yanaklarıma baktı. Tam o sırada titrek bir sesle “kalem” demiştim.

Doktor suratıma garip bir şekilde bakarak “Kalem? Bu kalem mi?” diyerek yeniden gözümün önüne getirdiğinde ise kanlar hızlandı. O sıradan hızlıca bilgisayarımın başına gitti ve aileme “Sanırım sorunun ne olduğunu” buldum dedi. Bulduğu sonuçları aileme anlatmaya başladığında söylediği o cümleleri hiç unutmadım.

“Kızınız halk arasında renk hastalığı denen bir rahatsızlığa sahip. Dünyada çok nadir görülen bu hastalığın oluşma olasılığı tıp dünyasında daha çözülemeyen esrarlı biri. Buna göre, rahatsızlığı olan kişiler herhangi bir renge bakamazlar. Gözleriyle temas halinde bulundukları zaman ise rahatsızlık gün yüzüne çıkar ve yavaş yavaş vücudu etkilemeye başlar. Bu o rengin büyüklüğüne göre bazen burun kanaması, bazen bayılma, bazen de…” Doktor yavaşça yutkunduğu sırada dışarı çıkmamı ve hemşirelerden birine benim ilgilenmesini söylememi rica etti. Kapıyı yavaş bir şekilde kapatmaya çalıştığım için ne dediğini duymuştum. “Bazen de ölüme yol açabilir”

İlk kez ölüm kelimeyle karşı karşıya geldiğim andı bu. Gözlerim sabit bir biçimde yere bakmaya başlamıştı o andan itibaren. Eğer kafamı kaldırıp mavi bir rengi görürsem öleceğini düşünmeye başladım. Gerçekten korkuyordum, savunmasızdım, ailem ise içerideydi. Dizlerimi ellerimle sardım ve sayıları saymaya başladım.

Ailem yanıma gelip eve gittikten sonra hastaneye çok daha sık uğramaya başladık. İlaçlar verildi, testler yapıldı ama biz çözümü olmadı. Mavi renge karşı bir hastalığım vardı artık.

Pencerenin önünde kahvemi yudumladığım zaman gözlüklerimle havaya baktım. “Senden nefret ediyorum gökyüzü” diye avazım çıktığı kadar bağırdım “Düğün günümde bile gözlük kullanmama neden oldun!” Lens kullanamıyordum, bu yüzden en büyük destekçim birden nişanlım Tae Hoon ve gözlüklerim olmuştu.

İlk tanıştığımız gün açıklamamı yaptığımda önce dalga geçtiğimi sanmıştı. Hatta bayağı bir gülmüştü, “Lenslerim çıkacak şimdi yerinden” bile demişti. Gerçek olduğunu anlaması için kotuna çıplak gözle bakmam yeterli olmuştu. Kanları silmek onun göreviydi ve o günden beri eksiksiz bir şekilde yerine getiriyordu. Benim gibi sorunlu birini sevmişti, aşık olmuştu, hatta evlilik teklifinde bulunmuştu. Şimdi ise beni evde bırakmanın azabını her gün yaşadığı gibi işine gitmişti.

Çocukken neden Şirinler’i izleyemediğini o zaman anlamıştım. Diğer insanları neşelendiren bu çizgi film, benim ölümün olabilirdi. Televizyonu izlerken gözlük kullanıyordum, evimizde mavi renk hiçbir şekilde bulunmuyordu. Bir keresinden Tae Hoon pazardan aldığı şeyleri buzdolabına yerleştirirken “İyi ki mavi sebze ve meyve yok. En azından bunun için seviniyorum” diyerek beni dudağımdan öpmüştü.

Adını bile duymaya dayanamıyordum. Küçüklüğünden beri beslediğim kim gece rüyalarıma bile konuk olmaya başlamıştı. Mavi canavarım bile vardı. Kabuslardaki başroldeydi, ben ise ilk ve tek ölen kişiydim. Denize girememek canımı yakıyordu, suyu ne kadar sevdiğimi çevremdeki herkes bilirdi. Gözlük kullansam bile en ufak bir hatada o derece büyük bir “maviliğin” sonum olacağını biliyordum.

Tae Hoon ile gittiğimiz davetlerde bana birinin mavi bir şey giydiğini söylediği anda o insandan anında soğuyordum. Böyle iğrenç bir renkte ne buluyorlar anlamıyordum. Kot giyen bütün gençler sanki ezeli düşmanımmış gibi geliyor. Polislere hiçbir şekilde güvenmiyordum, deniz beni yutmaya hazır büyük bir ağız gibi geliyordu.

Nişanlımı her daim yanımda istiyordum bugünlerde. Gerçekten birinin desteğine ihtiyacım vardı ve yıllardır beni hastalığımla çeken bu insanı seviyordum. Ona uzaktan bakmak bile mutlu ediyordu beni. Merdivenlerde ayak seslerini hemen tanıyordum ve kapımda karşılıyordum onu. Vaktimin çoğu evde geçtiği için harika yemek yapıyordum ve her daim yeniliklere açık bir insandım. Hayatta bağlanacağım tek yerdi, ben kendimi Tae hoon’a zincirlemiştim.

Bazen şakalaşıyoruz, ben onun yeşil lenslerini çıkartıp benim gibi gözlük takmasını istiyorum ama o bundan hiçbir şekilde vazgeçmiyor. Sanırım bu zamana kadar kıramadığım tek noktası bu olmuştu. Diğer dediğim her şeye “Peki sevgilim” diyen insan söz konusu lensleri olduğundan gıkını bile çıkarmıyordu. Acaba benim maviden nefret ettiğim gibi o da gözlüklerden nefret ediyor olabilir miydi?

Akşam olup kapının çalmasıyla beraber yerinden ışık hızıyla kalkarak nişanlımı karşılamaya geçtim. Kapıyı açtığım zaman sevimli bakışıyla bana “Ben geldim” dedi ve eve girdi. Gülüşüne karşılık vererek “Hoş geldin. Çantanı ve her gün getirmiş olduğun gibi bugün de unutmadığın şeyleri ver” diyerek ellerindeki dolulukları aldım. Bazen abur cubur, bazen içki, bazen de çeşitli yemişler getirirdi. Beni şımartmayı sevdiği her halinden belli oluyordu.

“İş yerinde vakit geçmek bilmedi Su Ae. Bir an önce seni görme ateşiyle yandım tutuştum dersem çok mu klişe bir adam olurum?” diye sesleniyordu bana banyoda elini yüzünü yıkarken.

“Tam aksine, aşık bir adam olursun” diye politik bir cevap vererek onu cesaretlendirdim. Ne de olsa birbirimizi seviyorduk ve her türlü aşk cümlesi bize mübahtı.

Yemek masasını hazırlarken gizlice gelip beni havaya kaldıracağının nereden bilebilirdim ki? Hafif bir çığlık atarak etrafımda dönmeye başladım. O kara günden sonra ilk defa bu kadar mutluydum. Hayat belki en değerli varlıklarımı elimden almıştı ama bir tanesi yanımdaydı. Ve sonsuza kadar yanımda kalacağına söz vermişti.

Yemek yedikten sonra vaktimiz konuşarak ve kitap okuyarak geçti. Beş yıl boyunca bir kere bile kavga etmememizi büyük başarı ve övünç kaynağı olarak görüyordum. Çevremize göre biz ideal çifttik ve birbirimiz için yaratılmıştık.

Saat on ikiye geldiğinde uykuyla savaşı daha fazla devam ettiremeyeceğimizi anlamıştık. Yatağımıza geçince “Düğünü daha fazla ertelemeden yapalım Tae Hoon. Sade bir tören olsa bile olur. Evli olmak istiyorum artık” dedim.

Işığı söndürdükten sonra lenslerini çıkarmak için banyoya geçmişti. Hafifçe gülerek “Neden olmasın? Bence de artık yapalım, çünkü sana eşim demek istiyorum” diye cevapladı. Bu cevap benim gece huzur dolu uyuyacağımın garantisi gibiydi. Bu mutlulukta kabusum beni bulamazdı.

İyi geceler öpücüğü verdikten sonra kendi rüyalar alemimize yolculuk yapmaya başladık. Her şey çok güzeldi, kendimi mutlu hissede hissede uykuya daldım.

Yatakta gözlerimi açtığımda saat 3:12’yi gösteriyordu. Vazonun yanındaki sürahiyi elime alarak bir bardak su doldurdum ve bir dikişte içtim. Yüzümü yıkamam gerekiyordu, derin uykudayken ne oldu da uyanmıştım? Kafamı buna yormak yerine yastığa gömmenin daha mantıklı olacağına karar verdim. Yatağa geri döndüğümde içimdeki şeytan sanki bana seslendi. Tae Hoon derin uykudaydı ve o sırada top patlasa duymayacak gibiydi. Kenardaki lambayı yaktım ve sevgilimin suratına doğru tuttum. Düşük ışıkta gözleri kamaşmamıştı bile. Sevdiğim insanın gerçek gözlerine bakmak istiyordum, lens konusunda atışmalarımız gerçekten fazlaydı ve gözlerine takıntılı olmuştum sanki. İçimdeki şeytana yenik düştüm ve uyanırsa bana ne kadar kızacağını bile bile ellerimi gözlerine doğru götürdüm. Göz kapaklarını tuttuğum gibi yavaşa yukarı kaldırdım.

İçimdeki şeytanın neden bunu istediği apaçık belliydi. Göz kapaklarını kaldırdığımda gördüğüm manzara ile resmen şok olmuştum. Olduğum yerde dondum kaldım, ellerim bile hareket etmiyordu. Tam o sırada burnumdan yavaş bir şekilde damla damla sıcak kanlar geceliğime akmaya başladı. Bunca yıldır deli gibi aşık olduğum insanın gözleri hayatta en nefret ettiğim şeyle kaplanmıştı: Mavi gözler!

Ellerimi hemen oradan çektim, boğulacak gibiydim. Apar topar, gürültü çıkartarak kendimi salona attım ve deli gibi oradan oraya gitmeye başladım. Mavi Tae Hoon’un gözlerini hapsetmişti. Hem de hiçbir şekilde çıkmayacak cinsten. Böyle yapay yollarla gözlerini kapatıyordu. İlk buluşmamızda da lens takıyordu ama sonradan bana söyleyebilirdi. Beş yıl boyunca bir kez bile bahsetmedi, lenslerini yanımda neden çıkarmadığını şimdi anlıyordum.

O mavi, lanetli gözlere bir daha bakamazdım. Lens takılı olsa bile bakamazdım, artık gerçeği biliyordum. Sevdiği insana bile bakamayan acizi teki olmuştum birden. İçimdeki şeytana bildiğim en ağır küfürleri ettim, ben hiçbir şeyden habersizken çok daha mutluydum. Tae Hoon’a olan sevgim ne olacaktı? Onu eskisi gibi sevebiliyordum, böyle bir “kusuru” görmezden gelebilir miydim? Koltuktaki yastığa sarılarak ağlamaya başladı. Burnumdaki kanlar kurumuştu, elbise kırmızı ile resmen dans ediyordu ve ben bir yastığa sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Bu “sonun” başlangıcı mıydı?

Son

Not: Ben Ölümcül Mavi’yi lisede yazıp yarışmaya yollamıştım. İl birinciliği ödülünü getirmişti bana, en önemli kıstas olarak farklılığının avantajını çok iyi kullanmışsın demişlerdi. Şimdi isimleri Korece yaparak buraya ekledim. Bunları not düşmek istedim.

Lee

8. Bölüm – Ben Aklımı Senle Bozdum

03 Nisan 2011

8. Bölüm

>Azu – For You

Direksiyonu tutan eline baktığında Lion’un birden içi gülmeye başlıyordu. Bilekliğinde bütün mutluluğu ile sallanan T harfi kalbinin içine baharı yerleştirmişti sanki. Arabayı süren kendisi olmasaydı camı açıp avazı çıktığı kadar haykırabilirdi. Tam üç sene beklemişti bu günü, bitmek bilmeyen gecelere göğüs germiş, her kemanına başlamadan önce kafasında yanındaki genci hayal etmişti. Şimdi ise bu kadar yakındı, sağ eli kenetlenmiş bir şekilde Tae Sub’un sol elini tutmaktaydı. Evine götürüyordu hayatının en önemli noktasına koyduğu insanı, harika günlerin başlaması için önce dinlenmeleri gerekiyordu.

Seul’ün mükemmel manzarası bakan gencin elini birazcık sıkarak “Yüzümü görmeme izin ver. Birazdan eve varmış olacağız ve ben o andan itibaren seni özlüyor olacağım”

Tae Sub ne kadar uzun zamandır böyle sözleri duymadığını düşündü. Gerçekten hoşlandığı birinden gelen cümleler onu daha da mutlu yapmıştı. Yanaklarının kızarmış olup olmadığı kontrol etmek için ellerini götürdü ve konuşmaya başladı “Dalmışım Lion. Düşünüyordum dolu dolu. İtiraf etmek istiyorum bir şeyi. Benden hoşlandığını düşünüyordum ama tam anlamıyla kesin değildim. Eğer doğruysa bile itiraf etmesine daha çok zaman var diyordum. Her şeyin böyle çabuk olması gerçekten çok güzel oldu”

Lion tam burada içinden “Acele değildi. Tam üç sene bekledim ben. Anlamsız üç sene” diye düşündü. Kelimeler ağzından dökülmeye başladığı sırada kendisini durdurmaya tenezzül bile etmedi. “Geçen gün bir kızla tanıştım. Yabancı biriydi ve çok tatlıydı, Korece’si ise oldukça akıcıydı. Onunla konuşurken birden birbirimize hayatlarımızı anlatmaya başladık. Ben onun hayatında etkili oldum mu bilmiyorum ama o benim hayatımda oldu. Onun sayesinden acele etmeye karar verdim, Bir kere seni kaybettim, bir daha kaybetmeyi göze alamazdım. Bunun gerçekleşmesine izin vermem”

Ucunda L harfi bulunan bilekliğin takılı olduğu sol eliyle Lion’un yanağını okşayıp “Böyle bir şey olmayacak” dedi.

Tae Sub’un ailesiyle beraber yasadığı mahalleye gelmişlerdi sonunda. Burası Seul’ün gösterişli yerlerinden biraz uzaktaydı. Sokağa girdiklerinde Lion evin önünde birinin durduğunu gördü. Hava karanlık olduğu için ve sokak lambaları yeterince etrafı aydınlatmadığından dolayı bekleyeni tam olarak göremiyordu. Tae Sub’un apartmanının girişinde durmuş sigara içiyordu. En belli olan görüntü içine çektiği sırada belli olan sigaranın ucuydu.

Arabadan indiklerinde ise bekleyen kişi kendilerine doğru gelmeye başladı. Yaklaştığında Lion bu kişinin artık kim olduğunu biliyordu. Ve bu durumdan hiçte memnun değildi

***

Ewon’un aklından beklerden türlü türlü düşünceler geçiyordu. “Ya eve gelmezlerse?” “Ya o piçin evine gidip seks yapıyorlarsa?” “Lion onu çoktan kandırmışsa?” Kafasını kemiriyordu ama kafaya koymuştu. Hava aydınlanana kadar bekleyecekti. Tam bu esnada bir araba sesini duydu. Sokağa girmişti ve yavaş bir şekilde ilerliyordu. Kendine çekidüzen vermeye çalışan Ewon, bir yandan da içtiği sekiz sigaranın etkisini azaltsın diye ağzına sakız atmıştı. Araba son modeldi ve siyah camlarından dolayı içerisi gözükmüyordu. Ama Ewon biliyordu, kesinlikle gelen beklediği kişilerdi.

Apartmanın önünde duran arabaya doğru adım atmaya başladı. Şoför kapısı açıldığı dünyada en görmek istemeyeceği insan karşısında belirdi. Lion bütün ciddiyetiyle karşısındaydı.

Arabadan çıkan Lion arabaya kilitleyerek Tae Sub’un içeride kalmasını sağladı. Karşısındaki egoist insana doğru ilerledi ve “Ne işin var burada?” dedi.

Ewon alaycı bir şekilde gülümseyerek “Sana ne? Tae Sub’la konuşmaya geldim. Çekil aradan ve kilidi aç, onunla konuşacağım” diyerek yanında geçmeye çalıştı. Lion elini gencin göğsüne doğru tutarak geçmesine engel oldu. “Önce benimle konuşmak zorundasın. Tae Sub’un seninle konuşacak bir şeyi olduğunu düşünmüyorum”

Yavaş yavaş sinirleniyordu. Kontrolüne hakim olmalıydı, yoksa kötü sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Dişlerini sıkarak “Sana şu siktiğimin kilidini aç dedim değil mi?”

Gözlerini daha da yaklaştıran Lion “Açmazsam ne yapacaksın? Artık onun etrafında olmanı istemiyorum. Beni anladın mı? İstemiyorum!”

Arabanın içinde cama vurup dışarıya çıkabileceğini uman Tae Sub ise yanılıyordu. Hemen cep telefonunu çıkartarak Lion’a mesaj attı. Bunun etkili olacağını düşünüyordu”

Mesaj sesinin çalmasıyla beraber elini cebine atan Lion mesajını okuduğunda hafifçe güldü. “Beni seviyorsan lütfen kapıyı aç” yazıyordu. Arabanın kilidini açtı, Tae’nin yanına gitti.

Tae Sub karşısında Ewon’u görünce oldukça şaşırmıştı. Evinin nerede olduğunu nasıl biliyordu? Neden sabahın köründe gelmişti? Ve en önemlisi ne istiyordu? Aklındaki soru havuzundan kurtulduktan sonra anlamsızca karşısındakine bakmaya başladı.

Lion sevdiği insanın neler düşündüğünü gayet iyi biliyordu ve bu durumdan rahatsız olduğunu belli etmemek için resmen kıvranıyordu. “Hadi sen evine git, onu da boş ver. Dengesiz olduğunu biliyorsun” dedi.

Tae Sub tam ağzını açacağı sırada Ewon hışımla yanlarına geldi ve gencin sol kolunu tutup kendine çekmeye başladı “Benimle gel!” Elini geriye çekmeye çalışırken Ewon’un gözü bilekliğe takıldı. Ucunda L harfi bulunan özel bir yapımdı. Gözleri hemen Lion’un eline gitti, aynısını onda da görünce her şey anladı. Tae’yi kendine doğru çekerek “Bunu nasıl yaparsın?!” diye bağırdı.

Lion müdahale edecekken sevgilisinin dur işaretiyle yerinde kaldı. “Nasıl bağırabiliyorsun bana, nasıl?” Ewon şaşırmıştı, Tae Sub’un ani çıkışını bugüne kadar hiç görmemişti. Gözleri şu an alev saçıyordu ve alevlerle karşısında kim varsa yakabilirdi.

“Sadece bir soru sordum. Onunla sevgili oldun değil mi? Başın göğe erdi mi? Ama salaklık bende. Aptalca geceden beri burada bekliyorum. Ne için? Hiçbir sikim anlamı olmayan süslü hayaller için. Seninle konuşacağımı söylemiştim. Bekleyemedin mi beni? Hemen gidip birinin kollarına atlamak zorunda mıydın? Senden hoşlanıyorum işte, benimle olmanı istiyorum. Sadece benimle. Benim sevgilim, benim tekim ol!”

Lion karışmamak için avuçlarını sıkmaya başladı. Tae Sub duyduklarına inanamıyordu. Ewon’un kendisinden hoşlandığı belliydi, ama ne zaman olduğunu bilmiyordu. Yıllar önceki olay aklına geldi o anda. Hışımla Ewon’a bunları anlatmaya ve şu andaki duruma son noktayı koymaya çalıştı.

>V.O.S – Full Story

“Ben yıllar önce kendime düşen görevi yerine getirdim Ewon. Okulda seni ilk gördüğümde hoşlanmıştım, daha sonra da bu devam etti. Kendimi yedim bitirdim, hayır öyle değildir, boşa hayaller kurma Tae deyip durdum. Sen olabildiğince soğuktun herkese, sonra bir şekilde konuştuk ve senin o buz gibi duruşuna rağmen ben hep yanında oldum. Beraber kısa süre bir arkadaşlığımız oldu ve bu umudumu olabildiğince büyüttün. Ve bir gün, çevremdeki herkesin çift olduğunu fark edip bu duruma ne kadar özendiğimi gördüğümde karşına çıkmıştım. Sadece benin dinle demiştim ve senden hoşlandığımı söylemiştim. Büyük ihtimalle erkeklere ilgin yoktur, o yüzden sadece içimde kalmasın diye anlatıyorum, bir beklenti içinde değilim demiştim.

Sen ise karşımda bunları hepsini dinleyip gülmüştüm. O zamanlar da eskortluk yapıyordun ama ben bunu bilmiyordum. Gözlerimin içine bakarak “Demek altıma yatmak istiyorsun” demiştin. Dünyam başıma yıkılmıştı. “Altıma yatan bir sürü insan var, erkekler de oldu ama seni istemiyorum” Senden hoşlandığımı söylediğimde sadece yatakta alacağım zevke batan aptallardan olduğumu dile getirmiştin.

Olduğum yerde buz kesilmiştim ve sen gülerek sanki hiçbir şey olmamışçasına yoluna devam ettim. O gün eve gittiğimde sabaha kadar gözlerimden yaş aktı. Hayır ağlamadım, sadece gözyaşlarıma engel olamadım ve onlar akıp durdu. Şimdi ise karşıma gelip senden hoşlanıyorum diyorsun. Ama ben sana gülmeyeceğim, sadece şunu bilmemi istiyorum Kim Ewon Il. Ben gördüğün şu insanı seviyorum. Ona değer veriyorum ve sadece onunla olmanı istemiyorum. Senle olan defteri üç sene önce kapadım ben. Aradan yıllar geçince yeniden arkadaş oluruz diyerek beyaz bir sayfa açtım. Ama ne mümkün? Çomak sokmakta üstüne yok. O yüzden sen kendi yoluna, ben kendi yoluma”

Tae Sub bunları söyledikten sonra dizlerini tutarak derin bir nefes aldı. Yorulmuştu, Lion yanında gelerek şaşkın gözlerle kendisine bakıyordu. Bu sefer buz kesilme sırası Ewon’daydı. İlk defa biri karşısında bu derece açıp konuşup pat pat her şeyi anlatmıştı. Şimdi ise ne diyeceğini bilemiyordu.

Evine doğru ilerlemeye başlayan Tae Sub’u gördüğünde birazcık kendine gelmeyi başardı “Tae!” diye seslendi. Ulaşmaya çalıştığı sırada Lion’un engellemesi ile karşılaştı. “Defol git buradan, anlamıyorsun değil mi?”

Ewon’un damarına basıyordu artık. “Senin hissettiğin şeyleri ben de hissediyorum ve kolay kolay vazgeçecek biri değilim” Lion geriye doğru yaslanarak “İlişkimize en ufak bir zarar verirsen seni mahvederim Ewon. Git sen altına yatan o insanların parasını almaya devam et. Onlar senin gerçekten hoşlandığın şeyler, gerçek sevgililerin!” dedi.

Son cümleyi söyler söylemez Lion suratına sert bir yumruk yiyerek sendeledi. Ewon’un sinirden gözleri dönmüştü. Ne yaptığını bilmez bir şekilde olanca gücüyle saldırmaya başladı. İkinci yumruğu karın boşluğuna doğru atardım Lion koluyla engelleyerek Ewon’a sert bir şekilde kafa attı. Tae Sub olan biteni hayretler içerisinde izliyordu. Patlayan dudaklar, akan kanlar ve sinirden damarları çıkmış iki genç. Ne kadar bağırsa da hiçbir şekilde işlemiyordu. Yere düşen Lion’un üstüne oturan Ewon yumruklarını konuşturmaya başlamıştı.

İki eliyle yanaklarını sıkıca tutarak “Bunu çok daha önce yapmalıydım” diye bağırdı. Altta kalan Lion ani bir manevrayla dövüştüğü gencin dengesini bozarak boşta kalan ayağıyla suratına sert bir tekme attı. Tae Sub daha fazla dayanamıyordu. Ailesi uyanırsa bu olan biteni nasıl anlatacaktı? Olanca gücüyle bağırdı “Kesin şunu! Lanet olsun kesin!”

Sanki bu kavga onları sağır yapmıştı. Sabah devriyesine çıkan polis arabası onları görmeseydi iki gençte hastanelik olabilirdi. Işıklarını yakarak yanlarına gelip arabadan inen görevliler ikiliyi ayırarak yaka paça polis arabasına attı. Tae Sub’u da sert bir şekilde tutarak yanlarına koydular. İstikametin karakol olduğu su götürmez bir gerçekti.

***

“Kafanı kırdırtma bana Ji Hoo. Annen gelmiş kaç zaman sonra, sen bütün gününü dışarıda geçiriyorsun. Kalk bakayım!”

Ji Hoo’nun evindeki bu yüksek desibelin nedeni Wang Yuna’ydı. Annesinin sitemlerine karşılık olarak gözlerini bile açmayan Ji Hoo, kafasından aşağı bir sürahi dolusu soğuk suyu yediğinde anında kendine gelerek doğruldu. Yorganıyla donmuş olan yüzünü ve vücudunu silerken annesine söylenmeyi de ihmal etmiyordu.

“Anne! Deli olduğunu biliyorum ama diğer şeyler gibi onu da Kanada’da bıraksaydın ya? Yorgunum ama dinlemiyorsun, dondum burada. Götüme kadar su girdi”

Tiz bir kahkaha ile yatak odasını çınlatan annesi “Başka bir şey girmesinden iyidir. Beni deli etme çocuk. Bugünü beraber geçireceğiz, evden çıkmayı sakın aklında bile geçirme”

Ji Hoo annesinin bu durumuna bir anlam veremiyordu. Büyük ihtimalle özlediğinden dolayı böyle davranmaktaydı ve haklıydı da. Geldiğinden beri adam akıllı görüşmemişlerdi. Mi Na ile ilk kez bu kadar yakın olmuşlardı ve tam da annesinin geldiği zamana denk gelmiştir. Kalbini kırmak isteyeceği son şeydi, o yüzden teklifini kabul etti.

“Haklısın anne, özür dilerim. Tamamdır, bugün seninim. Söyle o zaman, ne yapmak istiyorsun. Okyanusa gidip güzel yerde öğle yemeği yiyelim mi?”

Elini dudağına götürüp birazcık düşünen Yuna “Hayır. Evde yiyebiliriz. Ben tek çocuğumla oturup konuşmak istiyorum. Üstünü değiş, duş al ve ana salona gel. Ben burada yokken neler yaptığını duymak istiyorum”

Duş aldıktan sonra salona inen Ji Hoo masanın üzerindeki yiyecek ve içecekleri görünce bu sohbetin uzun süreceğini anlamıştı. Olsun, çünkü kendisi de annesini çok özlemişti.

“Gel bakalım, bu konuşmada beni şaşırtacağına inanıyorum oğlum. Ben yurt dışındayken neler yaşadın? Ama öncelikle bir tahminim var, buraya geldiğim zamanlarda hep ön planında ben olurdum. Ama şimdi ilk defa değilim. Bunun da sebebinin “birisi” olduğunu düşünüyorum. Annelerden saklayamazsın. Anlat bana, kim bu kız?”

Ji Hoo annesinden bir şey saklayamayacağını yıllar öncesinden biliyordu. Geçmişi düşününce acı acı güldü. Hemen kendine gelerek koltuğa kuruldu ve annesine anlatmaya başladı.

>Dream Girls – 지금 만나러 갑니다

(Favorimdir)

“Evet, bir kız var. Adı da Mi Na. Aynı okuldayız, aynı sınıfta. Okul değiştirdiğimi biliyorsun, 12 Mayıs’ta üniversiteye belgelerimi götürmeye gittiğimde görmüştüm hiç. O günü hiç unutamam, merkez kampüste çimlere oturmuş arkadaşlarıyla konuşup gülüyordu. Yanlarından geçerken doğum gününün yaklaştığından bahsediyordu, yanındaki arkadaşının suratında “sürpriz partiye hazır ol dostum bakışı” vardı hatta. Surat okuma genini almışım senden anne”

Yuna gülerek oğlunun elini tuttu ve “Şimdiden heyecanlı, devam devam” diyerek çayından bir yudum aldı.

Küçük çöreklerden birini ağzına atan Ji Hoo devam etti. “Belgeleri okula teslim ettikten sonra bahçeden onu görebileceğim bir masaya oturdum. Şimdi böyle bahsedince sanki takip edecek bir manyak gibi duruyor ama benimki tamamen masumane bir durum. Laptopumu atarak okulun Facebook grubuna girdim ve doğum günleri yaklaşan kişilere baktım. Altı kişi vardı ve dördü kızda. Sırasıyla onların profiline baktığımda onu gördüm. Adı Han Mi Na’ydı ve büyük bir başarı sağlamışım gibi ellerimi havaya kaldırarak “Yatta!” diye bağırdım. Belki onun grubu bakmadı ama yakınımdakiler “deli” sanırım demişlerdir.”

Annesi pür dikkat dinlerken araya girdi. “Daha önce bu kadar ufak bir adım bile atmamıştın kimseye. Ah, yanlış. Aslında atmıştın, hem de Ewon’a değil mi?”

Ewon adını duyar duymaz Ji Hoo’nun gözleri irileşti, surat ifadesi değişti, dudakları anlamsızca kıpırdamaya başladı. Yuna oğlunun bu halini görünce hala unutamadığını ve atlatamadığını anladı.

“Seni asla üzmek istemem, biliyorsun Ji Hoo. Ama lisede olan bir olaydı ve aradan tam beş sene geçti. Atlatmış olabileceğini düşündüm”

Annesinin niyetinin iyi olduğunu biliyordu. O yüzden yüzüne maskesini takmaya zorlandı, ama sonunda başardı ve “Haklısın, ben de neden atlatamadığımı bilmiyorum. Belki de kimseye o kadar vermediğimdendir. Ne de olsa bir zamanlar en yakın arkadaşımdı, hatta kardeşimdi. Neyse, geçelim bu konuyu. Güzel şeylerden bahsetmek istiyorum” diyerek zoraki bir gülümseme yerleştirdi suratına.

Keyifle çayına limon sıkan Yuna “Hay hay” diyerek oğlunun devam etmesini istedi. Dışarıdaki ılık rüzgar açık olan salon pencerelerinden içeri girerek Ji Hoo’nun vücudunu usulca okşamaya başladığı anda genç devam etti.

“Hani birini ilk gördüğünde aklında hiçbir şey geçmez, sadece bakmaya odaklanırsın ya, bendeki de aynen bir durumdu. Ellerimi laptopun üstüne koymuş, öyle ona bakıyordum. Bir yandan da kendime kızıyorum ama, romantikliği, aşkı bu zamana kadar insanların zaafı, başarılı olmalarının önündeki büyük bir engel olarak nitelendiriyordum. Şimdi ise birine böyle aval aval bakmak kendimi salaklaştırmak gibi geliyordu. O yüzden düşünceleri kafamdan attım ve oradan uzaklaştım”

Derin bir nefes alan Ji Hoo, sadece annesine bu kadar açık olabileceğini düşündü o sırada. Gülen gözlerle kendisine bakan bu kadını dünyadaki her şeyden çok seviyordu. Çünkü o kendisini katıksız olarak seven yegane varlıktı, babasıyla beraber.

“Eve geldiğimde kendimi havuza attım ve deli gibi düşünmeye başladım. Her tarafım sıcak suda buruşana kadar düşündüm. Daha sonra spor yapmaya başladım, kollarım kopana kadar düşünmeye devam ettim. Koşuya gittim, ayaklarım bedenimden ayrılmak isteyene kadar düşündüm, düşündüm, düşündüm. En iyisi onu tanımak dedim ve doğum günü partisine katılmaya karar verdim, ama farklı bir yoldan”

Annesi bu cümlenin altında yatan mesajı hemen anlamıştı. “Sakın bana partiye “sözde hobi olarak gerçekleştiriyorum anne” dediğin mesleği icra etmek gittiğini söyleme Ji Hoo” diyebildi.

Oğlunun bakışı Yuna’nın dediklerini onaylıyordu. Elleriyle kafasına vurdu “Hayır, hayır bunu yapmış olamazsın. Bana eskort olduğunu söylediğinde bile sana kızmadım, ama şimdi kızabilirim. Hayatında ilk defa birinden bu denli hoşlandığını düşünüyorum. Çünkü aşkı tanımlarken benle babanı örnek aldığını biliyorum. Biz de ilk görüşte birbirimizden hoşlanmıştık ve sana bunu anlattığımda 12 yaşındaydım, gözleri öylesine açılmıştı ki, “Ben de öyle bir aşk istiyorum” anne demiştim. İşte o zaman samimiydin, hayatın boyunca öyle birini arayacağını tahmin ediyordum. Ve şimdi bulduğun konusunda da eminim, ama ne yaptın sen?”

Soluksuz konuşan Yuna nefes almak için durduğunda Ji Hoo sonunda araya girebildi. “Anne soluklan. Devamı var daha, merak etme” diyerek karşısındaki sevimli kadına göz kırptı.

“Doğum günü partisinin detaylarını öğrenmek için oluşturulmuş grubu buldum ve kendimi dahil ettim. Striptiz fikrini ortaya ben attım, böylece daha farklı ve heyecanlı bir parti olacaktı. Üyeler bu fikri beğendin ve partinin organizatörü olan arkadaşı Ga In kabul etti. İşte tam o sırada bizim sitenin linkini verdim. Şunu seçin demedim tabi şüphelenmesinler diye. Birinci sırada yer aldığım için beni isteyeceklerini düşündüm, ama onlar gitti Ewon’u seçti”

Yuna oldukça şaşırmıştı. “Ewon mu? Onun da eskortluk yaptığını biliyordum ama aynı yerde…” Cümlesini Ji Hoo tamamladı “Evet, aynı yerde çalışıyoruz ama kendimizi çok az görüyoruz. Neden eskortluk yaptığını biliyorsun aslında, benim bırakmam onunkinden çok daha kolay mesela”

Annesi biliyordu, her şeyi biliyordu. Ewon’u özlediğini dile getiremezdi. Bir zamanlar evlerinden çıkmayan çocuk, olan olaylar yüzünden oğluna düşman kesilmişti. Aynı şekilde oğlu da ona.

Karşısında oturan kadın konuşacakken Ji Hoo eliyle durdurup devam etmek istediğini belirtti. “Ama şans yeniden yüzüme gülmüştü. Hasta olduğu için katılamadı ve partiye ben gittim. Ona karşı olan duygularım gün yüzüne çıkarsa eğer ileride beni tanıyıp nefret etmesini istedim. Önümü tıkayacak olan engel olarak görüyorum. Striptiz yaparken bunun yeterli olmadığını gördüm ve ilişki teklif ettim”

Yuna ağzındaki çayı oğlunun suratına doğru püskürttü. Üzeri limonlu çayla bulanan Ji Hoo ise, sanki hiçbir şey olmamış gibi masanın üzerinde duran havluyu alarak yüzünü sildi “Ne, ne, ne yaptın? İlişki mi? İlk kez konuşuyorsun ve ilişki mi teklif ettin? Hem de üzerinde sadece slip varken?!”

Birden sesi yükselen annesi oğluna vurmaya başladı “Ben bile bu kadar manyak değildim, umarım kız ağzının payını vermiştir. Ne kadar ileri gittiğinin farkında mısın Ji Hoo?”

Aslında farkındaydı. Pantolonunu sıyırarak bacağında yer alan geçmemiş yara izini gösterdi. “Hem ağzımın payını verdi, hem de ayağındaki topukluyla bu kalıcı eseri bana armağan etti” dedi.

Yara izini gördükten sonra annesi kendine geldi. “Oh olsun! Şimdi hemen devam et, daha beteri gelmez umarım”

Ji Hoo kadının yanaklarını sıkarak “Güzel bölümler şimdi başlıyor” dedi ve anlatmaya koyuldu.

“Ondan sonra okula transferim gerçekleşti ve aynı sınıfta okumaya başladık. Ben biliyordum daha önce grupta gördüğümden dolayı ama onun haberi yoktu. İlk başlarda tabi ki benden nefret ediyordu, nasıl etmesin? Laflar sokuyordu, bahsettiğin konulara karşı çıkıyordu, hipotezlerimi çürütüyordu. O bunu yaparak beni deli etmek istiyordu ama ben git gide daha çok bağlanıyordum. O her gıcık davrandığında, ben daha yakın olmak istiyordum. Sonra elime bir fırsat geçti. Hemen plan yapıp ufak bir şantajla yemek randevusu aldım. Her şeyi ayarladım ve mükemmel bir akşam geçirdik. Bana olan önyargısı bitmişti ve ben de kabuğumu kırmıştım”

Çok beğendiği haşhaşlı çöreklerden kalan sonuncuyu da ağzına atarak devam etti. “Yemek teklifini yapana kadar çok düşündüm ve önümde ne olursa olsun mutlu olmayı hak ettiğim yargısına vardım. Ve böylece mutluluğa ilk adımı attık. O gece evine bıraktıktan sonra benden eskortluğu bırakmamı istedi. “Sana dokunan milyonlarca kadından biri olmam” dedi”

Annesi kafasını onaylar biçimde sallayarak “Esaslı kızmış. Bak şimdiden sevdim, hatta en yakın tanışmak isterim. Peki sen yapmayı düşünüyorsun?”

Mutluluk düşünceleri arasında “Bırakmayı düşünüyorum. Bugüne kadar kazandığım bütünü paranın yarısını patrona vermem gerekiyor ama yine de bırakacağım. Çünkü inanıyorum, Mi Na benim ruh eşim ve onu kaybetmeyi göze almayacağım. Yarın gideceğim kulübe”

Yuna çocuğunun ellerinden tuttu, yüzüne bir anne şefkatiyle bakarak “En doğrusunu yapıyorsun, seni her türlü destekliyorum, bilirsin. Artık normal bir şekilde hayatına devam etmenin zamanı geldi. Babana söyleyemiyorum diye kıvramam da artık. Sana yollamam için verdiği paraların hepsini alışverişe harcıyordum Kanada’da” diyerek kahkaha atmaya başladı.

Annesinin gülmesine eşlik eden Ji Hoo’nun güneşi bugünlerde hiç batmıyor gibiydi.

***

Dün geceki yorgunluktan dolayı bir türlü uyanamayan Ga In acı acı öten telefonun sesiyle irkildi. Saat ikiydi, arayan ise Tae Sub’tu. Hemen telefonu sarılarak açtı ve “Alo” dedi.

“Ah, Ga In sonunda. Bu üçüncü arayışım, sanırım deliksiz bir şekilde uyuyordun”

Arkadaşının hızlı hızlı konuşmasına anlam veremeyen kız “Sakin ol Tae. Sesin telaşlı geliyor, neler oldu tane tane anlat”

“Tamam, peki. Bir şimdi karakoldayız. Hatta Lion ve Ewon nezarethanede. Kavga ettikleri için içeri attılar, kefalet istiyorlar. İkisi de cüzdanlarını arabalarında bıraktıkları içinde yanlarında paraları yok. Bende de o kadar para ne gezer. Senden bir iyilik isteyeceğim, yapabilir misin?”

Ga In oldukça şaşırmıştı. Bu üçü arasında ne gibi bir olay olmuştu da karakola düşmüşlerdi? “Tabi yaparım, nedir?” diyerek merakını dizginlemeye çalıştı.

Tae Sub karşısındaki polisin “yeter” bakışlarının baskısını üzerinde hissederek hızlı hızlı anlatmaya başladı. “Lion’un hesap numarasını versem, ATM’den para çekerek Gangnam karakoluna gelip bizi çıkartır mısın saat sekizde? Daha önce salmıyorlar. İçeride kavga ettiler bir de bu yüzden. Benim hesabımdan ödeyeceksin, yok benim hesabımdan diye. Çocuk gibiler!”

Ga In hemen üstünü giyinmeye başlamıştı nedense. Bir yandan da omuzuyla telefonu tutup Tae Sub’u dinliyordu “Yaparım. O zaman tam saat sekizde parayla beraber oradayım” Telefonu kapatmak üzereyken aklına gelen şeyler konuşmaya devam etti. “Hey, senin bugün doktor randevun yok muydu? Hatta önemliydi değil mi?”

Unuttuğuna çok şaşırmıştı Tae Sub. Dostunun dediği gibi doktorla randevusu ve kaçırması hiç hoş olmayacaktı “Kartı sende de vardı Ga In. Tamamen unutmuşum, kafa kalmadı bende. Onu da arayıp nedenini söyleyerek randevuyu yarına almanı istesen, çok mu şey istemiş olurum?”

Ga In için bu gibi durumlar hiç sorun değildi. “Merak etme sen, onu da hallederim. Görüşürüz” diyerek yavaşça telefonu kapattı.

Tae Sub’ta telefonu yerine koyunca görevli memur kolundan tutarak kendisini nezarethaneye geri götürdü.

***

Mi Na telefonuna gelen mesajın gerçekleri içerdiğine emin olmak istiyordu. Ji Hoo yarın kulübe gidip ayrılacağını açıklayacağını ve kendisinin de ona eşlik etmesini istediğini yazmıştı. Hemen dokunmatik ekranına yapışarak “Yarın, sen ve ben, oradayız. Ve hayatının bir parçasını kopartıp ayırıyoruz”

Mesajı gönderdikten sonra rahatladığını hissetmişti. Belki ilk başlarda gerçekten ondan nefret etmişti ama kendisi her zaman insanlara ikinci bir şans verenlerdendi. Bu ikinci şansı mükemmel bir şekilde kullanarak Mi Na’ya açmıştı kendisini. Kendisiyle bir kez buluştuğu halde yıllardır devam etmiş olduğu eskortluğu bırakacağını söylemesi ne kadar ciddi olduğunun bir göstergesiydi. Bu yüzden Mi Na’nın beklentileri yüksekti. İkisi arasında ciddi bir ilişki umuyordu. Karakterleri birbirine benziyordu, bu yüzden geçinmeleri daha kolay olacaktı. Ama daha önce yapacak bir şeyi vardı. Eskortluk parasıyla aldığı hiçbir şeye binmeyecekti, o kazandığı paralarla giydiği elbiseler üzerinde olduğu sürece Ji hoo’ya dokunmayacaktı. Hatta yeni taşınmış olduğu evi de bu parayla aldığını söylediği için o müstakil binanın içine adım atmayacaktı. Kararlıydı, Ji Hoo belki eskortluktan vazgeçecekti, peki ya bunlara evet diyebilecek mi acaba?

***

Saat tam 7:59’da Ga In karakolun kapısından içeri girerek danışmadaki görevliden bilgileri aldı ve topuklularını üçlünün olduğu yöne doğru sevindi. Tae Sub, Ewon ve Lion onun geldiğini görünce ayağa kalktı. Ga In gençlere şöyle bir baktığında içinde gülmek geldi. Gözleri Ewon’u gördüğünde ise bir süre takılı kaldı. Her yerde muhteşem gözüküyordu, suratındaki izler bile yakışıklılığının gizlenmesine neden olamıyordu. Onu görmek bile kendisine birbirine tam zıt iki duygu olan mutluluk ve acıyı bir arada hissettiriyordu.

Görevli polise kefalet parasını ödedikten sonra hep beraber dışarı çıktılar. Ewon ve Lion’un suratındaki izlerden kavganın büyük olduğunu düşündü. Sonra aklına tek bir sebep geldi; inanmak istediği o neden. Tae sub yüzünden kavga etmişlerdi. Ewon gibi umursamazlar kralı bir insan, erkek yüzünden kavga etmişti. Ga In o sırada hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi. Kendine hakim olmalıydı, ne olursa olsun bir şeylerin ters olduğunu göstermek istemiyordu.

Lion Tae Sub’un yanına gelerek “Hadi, “evimize” gidelim” dedi. Ewon’u ithafen bunu dediği her halinden belliydi.

Dişlerini gıcırdatarak onlara bakan Ewon en sonunda arkasını dönerek sadece “Tae Sub” dedi ve elini kaldırarak aksi istikamete doğru yürüyerek uzaklaşmaya başladı. Ga In karşısındaki iki arkadaşı ile vedalaştıktan sonra Ewon’un peşinden gitti. Yan yana adımlar atmaya başladıkları zaman dudağı patlayan genç “Gerek yok gelmene, teşekkürler yardımların için. Görüşürüz” diyerek adımlarını hızlandırdı.

Ga In bu sefer kararlıydı, yalnız bırakmaya hiç niyeti yoktu. “Sağlam düşünemiyorsun şu an, hem pansuman yapmamız lazım” diyerek takip etmeye devam etti.

Gülümsedikten sonra dudağını tutan Ewon “Benim pansuman yerim burası” diyerek bir puba girdi. Önce soju, daha sonra ise votka ısmarlayarak deli gibi içmeye başladığında Ga In’in bu durumu engellemek için elinden hiçbir şey gelmiyordu. Az da olsa eşlik etmeye karar verdiğinde Ewon gülerek “Şimdi benim kafadansın” dedi ve içkisini doldurdu.

Bir saat boyunca aralıksız içen Ewon’u bardan çıkarmak için Ga In barmenden yardım istemişti. En sonunda caddeden bir taksi çevirerek rahata kavuştuklarını düşünüyordu. Taksiciye kendi evinin adresini verecekti, gıcık ev arkadaşının bu durum karşısında ne yapacağını bilmiyordu. Tam söyleyecekken Ewon sözünü keserek “Itaewon’a” dedi ve kendi evinin adresini söyledi. Ga In bu duruma itiraz edecek bir konumda değildi.

Evin önüne geldiklerinde taksiciye parasını verdi ve Ewon’un omuzunun altına girerek içeri doğru yürümeye başladı. Dışarıdan oldukça güzel gözüküyordu bu ev. Döşemelerin işçiliği, kapının güzelliği, bahçesinde çiçekler hep özenle seçilmiş gibiydi.

Ama Ga In’in şu anda bunları düşünecek vakti yoktu. Ewon evin anahtarını da arabasının içinde bıraktığı için yedek anahtarı aramaya koyuldu. Taksideyken sağdaki ilk pencerenin önünde yer alan bonzainin içinde olduğunu söylemişti.

“Neden herkes gibi paspasın altına ya da posta kutusunun içine koymuyor ki?” diye düşünmüştü Ga In. Anahtarı aldıktan sonra kapıyı açtı ve tekrar omuzunun altına girerek içeri girdiler.

Ewon işaret parmağı ile pusula görevi görüyordu. Eline bakarak yatak odasını buldular. Hoşlandığı genci yatağa attıktan sonra rahatlamıştı, ağzından derin bir “oh” sesi çıktı. Kendisi de karşı koltuğa oturdu ve Ewon’u izlemeye devam etti.

>Canan – Jenerik

“Ne yapıyorum ben? Hemen yatırıp evime gitmeliyim” diye söylendi. Yakışıklı gencin ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı, gömleğinin düğmelerini çözdü. Altından yorganı çekerek üzerine örttü. Pantolonuna ise hiç dokunmadı.

Genç masum bir şekilde gözlerini kapatmıştı. Ga In usulca kulağına yaklaşarak “İyi geceler Ewon” dedi ve arkasını döndü. Odadan çıkmak için tam hareket edecekken bir el onu kolunda yakaladı ve kendisine çekerek “Gitme” diye seslendi.

Ewon gözleri yarı açık bir şekilde kendisine gitme diyordu. Ne yapacağını bilemez bir şekilde usulca muhteşem yüzüne baktı. O yara izlerinin hepsini tek tek kendisi iyileştirmek istiyordu. Ewon’u bütün bu yara izlerinden korumak istiyordu, ama en önemlisi sadece yanında olmak istoyordu.

Ga In bunları düşünürken Ewon ani bir hamle ile kızın dudaklarına yapıştı. Şehvetli bir şekilde kollarıyla onu sordu ve öpmeye devam etti. Ga In’in bütün dünyası, zamanı, hatta hayatı sanki durmuştu. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyordu. Kaç zamandır arzuladığı insan onu öpüyordu, ama sarhoştu.

Bunların hepsinin farkında olan genç kız, Ewon’u kendisinden uzaklaştırmak yerine tek zaafı olan bu sarhoş çocuğun öpücüklerine ihtiraslı bir şekilde karşılık vermeye başladı.

Üzerine örttüğü yorganı kaldırıp attı, yavaş yavaş soyunmaya başladı. Bir yandan da Ewon’un pantolonuna hamle yaptı. Ewon ise genç kızın göğüslerine kafasını gömmüştü, tek istediği arzularını doyum noktasına ulaştırmaktı, çünkü buna hasretti.

Uzun süren ön sevişmeden sonra sıra sekse geldiğinde Ga In yeniden düşünmeye başladı. Ama bir kez daha zaafına yenik düşerek Ewon’la yattı.

***

Sabah olduğunda ilk uyanan kişi kafasını ellerine götürerek “Ben ne yaptım?” diye pişmanlığını yerine getirdi. Sarhoşluğun ve zaafın verdiği zevk, ileride hissedilecek acılardan daha mı büyük olacaktı?

8. Bölümün Sonu..

7. Bölüm: Buram Buram Sen Kokan Geceler

09 Mart 2011

Poz verdim :p / Yazar: Lee Liwiu | [aha]

Buram Buram Sen Kokan Geceler

17 Mayıs 2008

http://judahhimango.com/FlashAudioPlayer/player.swf

Kelly Rowland feat. Eve – Like This [Redline Radio Remix]

Erkenden eve gitmesi gerekirken daha çok çalışmak için konser salonunda kalmayı tercih eden Lion, sevgilisine mesaj atıp gecikeceğini bildirmişti. Yarın büyük gündü, okulun korosuna girip başarılarına yeni bir tanesini daha ekleyecekti. Boş salonda çalarken son zamanlarda hep düşündüğü gibi yeniden ilişkisi aklına geldi. Neredeyse aralarındaki sevgi bitmişti ama Lion üzerindeki bu yükü bir türlü atamıyordu. Koskoca iki senesini harcamıştı bu ilişki için, olayların bu noktaya geleceğini bilseydi başlamazdı bile. Ama ona en azından saygı duyuyordu, bir kere bile kavga etmemişlerdi, şimdi de beraber sıcak bir yuvaları vardı. Gözü hiç dışarıda olmamıştı, zamanla azalan sevgiye rağmen. Aldatmak Lion’un doğasından olmayan bir şeydi. Bunu yapamazdı, bütün düşüncelerine tersti.

Tüm bu düşünceler denizinin içinde daha fazla çalışamamaya karar vererek erkenden evin yolunu tuttu. Motorunu kenara çekip süpermarketten güzel bir şarap ve bir kutu çikolata aldı. Yarından itibaren Lion’un günleri daha da yoğun olacaktı, en azından bu akşam erkek arkadaşım dediği kişiye gereken ilgiyi göstermeliydi. Evlerinin önüne geldiğinde motorunu park etti, hemen asansöre doğru yöneldi. “Beni gördüğüne sevinecek” diyerek kapının önünde durarak saçlarını düzeltti. Anahtarı yavaşça çevirdi, salonun ışığının yanmadığını gördü. Acaba evde yok mu diye düşünerek mesaj atmak için cep telefonunu çıkardığı sırada yatak odasından gelen bir ses duydu. “Belki de dinleniyordur” diye kendi kendine söylenerek yatak odasına, sesin yükseldiği yere doğru yöneldi.

Kapıyı açtığında gördüğü manzara karşısında şoke olan Lion, elindeki poşeti yere düşürdü. Çıktığı insan kendi yataklarında onu biriyle aldatıyordu. İkisi de çırılçıplaktı ve terden sırılsıklam olmuşlardı. Ne diyeceğini bilemeyen sevgilisi sadece “Lion” diye haykırabildi.

Altındaki çocuğu iterek pikeyi üzerine sarmaya çalıştığı sırada bu beklenmedik baskından dolayı ayağı tökezledi ve yere düştü. Lion artık ne yapacağını biliyordu. Yerdeki çikolata kutusunu alarak, iki dakika önce zevkten inleyen bu tanımadığı gencin suratına çarptı. Daha sonra bir zamanlar çok güzel günler geçirdiği erkek arkadaşının suratına converseleriyle basarak “Orospu çocuğunun tekiymişsin. Kim bilir ne zamandır aldatıyordun beni” diyerek diyerek yavaşça suratını ezmeye başladı. Ayakkabının suratında oluşturduğu baskında dolayı konuşamayan genç sadece “Lütfen” diyebildi.

Lion, suratına tükürmek istediği genci saçından tutarak ayağa kaldırdı ve odadan tekmeleyerek çıkardı. Aynı uygulamayı kendisini aldattığı kişiye de yaptı. Giysilerini bile almaya fırsat bulamadan tekmeler eşliğinde kapı dışarı edildiler. Hıncını alamamıştı, apartmanın dışına kadar kovalamadı ve dışarı çıktıklarından “Suratını bile görmek istemiyorum” diyerek okkalı bir tükürük savurdu. Yorganı da üzerlerine bırakarak “Şimdi siktir olup gidin şerefsizler” diyerek içeri girdi. Sokaktan geçmekte olan kişilerin şaşkın bakışları içinde artık Lion’un eski çıktığı kişi olan genç ve Lion’a boynuzu taktığı çocuk yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.

Eve geri döndüğünde bütün yatağı bozdu Lion. Kalan elbiseleri çöpe atıp yaktı ve büyük bir zevkle seyretti. Yatağı, çarşafı ve yastıkları temizleyerek yakındaki “Kimsesizler Yurduna” bağışladı. Önce onları da yakmayı düşündü ama israfı sevmezdi. Yarınki elemeden sonra bütün odayı baştan aşağı değiştirmeye karar verdi. ama yapamazdı, bu evde o anılarla daha fazla kalamazdı. Bu yüzden sadece çantasını aldı ve ailesinin kendi için satın aldığı büyük eve doğru yola çıktı. “Büyük evin yalnız adamı” oldum diyordu otobanda giderken.

***

Lion kemanını ile birlikte Itaewon’daki yerine geldiğinde aklında geçmiş vardı. Daha sonra Tae Sub’la tanışmışlardı ama bu da hüzünlü bitmişti. En azından kendi baktığı pencereden böyle görüyordu, hayatından kalıcı bir olmak isterken unutulan bir yüz olmuştu. Ama bu sefer kaybetmeyecekti, kalıcı olacaktı.

Her zamanki yerine geçip kemanını eline aldı. Lion için günün en güzel saatleri başlamak üzereydi. Bahar güneşi kendisine enerji veriyordu ve birazdan müziğin ritmiyle başka diyarlara doğru yol alacaktı. Müzik kemanın yayından çıkmaya başladığında Lion çoktan transa geçmişti bile. Coşmak istiyordu, dalgalanmak, daha yukarılarda olmak. İnsanları etkisi altına alarak mutlu etmek istiyordu. Ama önce kendisinin mutlu olması gerekmez miydi?

Gözleri açık bir şekilde solosuna devam ederken önündeki kalabalıkta bir kız dikkatini çekti. Koreli mi değil mi anlayamadı, garip bir çekiciliği vardı. Elindeki fotoğraf makinesi ile kendisinin fotolarını çekmeye başladı. Notalarda hata yapmamak için ilgisini yeniden kemanına verdi, içinden “Boş ver çeksin” dedi. İki üç fotoyla yetineceğini düşünürken kızın hala deklanşöre bastığını gördüğünde çoktan solosu bitmişti. Fotoğraf makinesinin objektifine doğru yaklaşan Lion, sevimli bir şekilde gülümsemedi. Karşısındaki kız da kendisine gülümsedikten sonra çantasından bir şey arama macerası başladı. Lion acaba ne arıyor diye düşünürken, kız çoktan çıkarmış olduğu peçeteye kalemle bir şey yazmıştır bile. Elindeki peçeteyi alan Lion “Bu ne?” diye sordu. Kız gülümseyerek “İstek parça kabul ediyor musun?” diye bir soru yöneltti. Şaşırmış olduğu kadar bu durumu hoşta bulun Lion ise “Normalde kabul etmem ama peçetenin hatırına olur” diye cevapladı.

Sad Romance

Şarkının adını gördüğünde ise geçmişe doğru kısa bir yolculuk yaptı. İlk tanıştıkları o an yeniden aklına geldi ama şimdi sırası değildi. Bu yabancı kız da o değişimi fark etmişti. Yerine geçerek kemanını boğazına dayadı ve en sevdiği parçayı çalmaya başladı. Melodinin büyüsü bütün kalabalığı sararken Lion’u aklında sadece geçmiş vardı. Aldatıldığı o gecenin ertesi gününde içini yeniden sevinçle dolduran biriyle karşılaşmıştı. Daha sonrasında ise gerçekleşmeyen buruk hayaller vardı. “Ne olurdu beraber olsaydık?” diye kaç kere sormuştu Japonya’da kendi kendine. Ama hayat onların yolunu üç yıl sonra yeniden kesiştirmişti. Şarkı bittikten sonra hüzünlenen Lion, üzerinde Sad Romance yazılı peçete ile yüzünü sildi. Büyük bir dikkatle dinleyen kızın da aynı durumda olduğunu görünce içinde “Benziyoruz sanırım birbirimize” dedi.

Kıza yaklaşarak “İyi misin?” diye sordu. “Evet iyiyim, muhteşemdin”

Lion ukala tavır gösterdi istedi ve “Her zamanki halim” diye cevapladı.

Tanışma faslına geçtiklerinde kızın adının Mercan olduğunu ve Türkiye’den geldiğini ve peçete olayının Mercan’ın ülkesine ait bir şey olduğunu öğrenen Lion, kıza bir şeyler yiyelim mi diye sormuş ve en sonunda banklarda oturup sosisli yemeye karar vermişlerdi.

“Mercan soloyu dinlerken gözlerinin nemlendiğini gördüm. Tahmin yürütmek pek zor olmasak gerek, erkek durumu mu? Anlatmak ister misin?” Fotoğraf makinelerinden konuştuktan sonra Lion merakına yenilmiştir.

Mercan çocuğun kulağını çeker “Siz erkekler hep böyle aniden heyecanlandırıyor sonrada eli boş bırakıyorsunuz. En azından şuan benim etrafımdakiler öyle gerçi boş bırakılmıyor ben verileni koyacak bir yer bulamıyorum sanırım…” diye söylenirken Lion “Oo, işte şimdi bir yerlere geliyoruz ama önce kulağımı bıraksan” Mercan “Bir yere geldiğimiz yok “Lion “Var var demek ki problem bir erkek problemi “ Kıza biraz yaklaşır “Ya da iki mi desem?”

Mercan’ın kendisine medyum gibisin sıfatından sonra ettiği teklife sıcak bakan Lion “Tamam” dedi. Buna göre, ilk olarak kız anlatacak ve ondan sonra da Lion kendi hikayesini anlatacaktı. Mercan eskilerden bahsederken Lion onu dikkatle dinliyordu. Üniversitede tanıştığı ve sonra giden sevgilisi ile küçük bir bebek sayesinde bir araya geldiği komşusuyla ilgili ikilemleri konusunda Lion kafa yorarak mantıklı cevaplar vermeye çalışıyordu.

Sıra kendisine geldiğinde ise Lion nasıl konuşacağını bilemiyordu. Mercan pür dikkat gözlerle kendisine kesilmişti. “Evet bayım, sıra sizde. Büyük bir merakla dinleyeceğime emin olabilirsin” Lion mağrur bir gülümseme ile “O zaman yolculuğa başlıyoruz” dedi. “Ama önceden belirteyim benim hikayemde kız yok, erkekler var” Mercan hiç şaşırmadan “Gayet doğal, hatta şimdi daha meraklandım” diyerek elini bu yeni tanıştığı çocuğun omuzuna koydu. Lion da omuzuna konan elinin üstüne kendi elini koyarak “Anlatıyorum” dedi.

Eski sevgilisi ile okulun ilk senesinde aynı eve çıktıklarını ve kendi evlerinde, kendi yataklarında aldatıldığını anlattı Lion. Onları yatakta gördüğünde nasıl şaşırdığını da. Aslında bekliyordu bunu, çünkü aralarındaki sevgi neredeyse bitmişti, geçen 2 yılın hatırına dayanıyor gibiydi bu ilişkiye. Ama o aldatma son noktayı koymuştu, tekmeleyerek sevgilisini ve yanındaki piçi çırılçıplak evden kovmuştu. "Çırılçıplak onları evden attım” dediğinde Mercan istemsizce kahkaha attı. “Pardon, bir an aklıma gelince oldu” dedi. “Gayet normal, çünkü üzücü olmasının yanı sıra komik” diyerek cevapladı Lion. Daha sonra ise hikayenin kalan kısmını ve Japonya’dan geldikten sonra onu ilk gördüğü iki hafta öncesini anlattı. Şaşırarak dinleyen Mercan hayal aleminden Lion’un “İşte bu kadar!” cümlesiyle çıktı.

“Vay be, üç yıl bekledin demek. Yanlış anlama Lion ama hem de aranızda öyle pek derin şeyler yaşanmamasına rağmen. Ama takdir ettim açıkçası”

“Yanlış anlamam, çünkü haklısın. Gerçekten de aramızda pek bir şey olmadı ama ben emindim. Biliyordum onun benim ruh ikizim olduğunu, o yüzden bekledim bu kadar, o yüzden Japonya’da kimseyle bir şey yapmadım”

Mercan aklını kurcalayan soruyu sordu. “Peki sadece bir öpücük yüzünden ülke değiştirmek biraz enteresan değil mi?”

Lion derin bir nefes alarak “Sadece o değildi ama. Aldatılmış olmam, üstüne Asya’nın en iyi üniversitesinden gelen bir teklif ve derin bir hayal kırıklığı birleşince en azından Kore’den biraz uzak kalmam çok cazip geldi”

Gülümseyerek “Haklısın” dedi Mercan. “Peki şimdi ne yapacaksın. Hem anladığım kadarıyla oldukça dişli bir rakibin de var. Bak bu bahsettiğin çocuk yüzeysel biri değil, o yüzden rakibinin fiziksel özelliklerine kanacağını sanmıyorum. Ama onların da bir geçmişi varmış, sen en iyisi bu durumun detaylarını bir an önce öğren”

Sesli bir şekilde gülen Lion “Kesinlikle sende de medyumluk var. Hemen çözdün ve aklımdaki cevabı söyledin. Ben de öyle yapmayı düşünüyorum. Bir kere kaybettim, bir daha kaybetmeyeceğim onu”

Sosislilerinin soğumasına fırsat vermeden iki gençte büyük birer ısırık aldı. Söze ilk başlayan Mercan oldu “Peki Tae Sub’un gay ya da biseksüel olduğunu nereden biliyorsun? Ya değilse? O zaman ne olacak?”

Lion “Harikasın” dedikten sonra cevap verdi. “İlk tanıştığımızda araştırmıştım. İmkanlarım var, o yüzden geçmişini araştırdım. Daha önce bir ilişkisi olmuş ama terk edilmiş. Yıllar önce olan bir olay, ailesi bilmiyor. Kendisi de söylemeye gerek duymamış sanırım. 21 yaşında şu anda, yoksa çoktan söylerdi. Benim olmalı dediğim için baştan yıkılmamak adına yapmıştım bu araştırmayı ve haklı çıkmıştım” diyerek kıza göz kırptı.

Mercan kolasından bir yudum aldıktan sonra “Fenaymışsın” diye söylendi. “Azimli insanları severim. Bak şimdi tavsiye veriyoruz madem birbirimize, sen de şunu yapmalısın. Seninleyken oldukça eğlendiğini söyledin. Vakit geçirin güzel güzel, ondan sonra yavaşça yaklaş ona. Ama sakın rakibinle yalnız kalmasına izin verme. O çocuğun soğuk nevalenin teki olduğunu söyledin ama anlattıklarından Tae Sub’un yanında pekte öyle olmadığı anlaşılıyor. Sarılmış bile ona, bu fırsatların doğmasını bir şekilde engelle derim. Eğer gerçekten hoşlanıyorsan, gerçekten seviyorsan da elini acele tut. İkinci kere kuş elden giderse bir daha geri getiremezsin. Diğer kişiye giderse eğer sen onu tamamen unut derim. Gerçekler acıdır”

Lion karşısındaki güzel kızı pür dikkat dinledikten sonra “İki erkek arasında kalıp seçim yapamayan birine göre oldukça mantıklı şeyler söyledin” diyerek yeniden muzır bir şekilde gülmeye başladı.

Mercan bu yakışıklı gencin sırtına bir kere vurarak “Aklım çok karışık ama, bende iki kişi var, senin de peşinde olduğun kişi de iki var. Garip durumlar bunlar” dedi.

“Bir Sad Romance’in bizi böyle tanıştırabileceğine hayatta inanmazdım” Mercan sosisliden kalan çöpleri ve boş kola kutusunu çöpe atmak için ayağa kalkmıştı “Bazen oluyor böyle olağandışı şeyler”

Ayrılma vakti gelmişti. Lion eşyalarını alarak ayaklandı. “Evde ufak tefek işlerim var. şimdi onları halletme zamanı” Mercan ise “Ben de gitmeliyim. Ama bu konuşma gerçekten iyi geldi”

Lion atakta bulunarak “Gerçekten güzel bir buluşmaydı. Bir kafede çalıştığını söylemiştin. Belki uğrarım, hatta belki uğrarız ileride” diyerek kızın cep numarasını istedi. “Ah yeniden görüşmeyi ben de çok isterim. Yaz bakalım” diyerek sayıları ağzından döktü.

Numaralar da alındıktan sonra iki genç sarılarak vedalaştı ve kendi yollarına doğru döndü. Birazcık yürüdükten sonra ikisi de arkalarını dönerek birbirlerine “Sad Romance” diye bağırdı.

***

“Hey, burada ne dar sokaklar var böyle. 12 numara demiştin değil mi? Bir dakika sonra oradayım, dışarı çıkabilirsin”

Mi Na ile olan randevusu için oldukça iyi hazırlanmış W. Şimdi de kızı evinin önünden alıp sürprizlerle dolu bir akşama yelken açmasını sağlayacaktı. Ama önce şu lanet olası evi bulmalıydı. Kendini bir labirentte gibi hissediyordu, demin adres sorduğu yaşlı teyzeyi bir kez daha gördüğünde geç kalacağından korkmaya başladı. Bir dakika demişti ama buralar oldukça karışıktı. Üstüne bir de Mi Na’nın dalga geçmesini önlemek için detayları sormamıştı, gururuna yenik düşmeden bir an önce bulmak istiyordu.

En sonunda “Işığı gördüm” diye haykırarak evin önünde bekleyen Mi Na’yı gördü. Üzerinden tek parça elbise tek kelimeyle “yakıyordu”

Bu sefer motoruyla gelmemişti, kızın ne tepki vereceğini kestiremediği için eskortluktan kazandığı paralarla aldığı BMW’si ile karşısına çıkmıştı. Evin önüne geldiğinde camı açtı ve “Atla güzellik” dedi. Kelime ağzından çıktığından çoktan pişman olmuştu. Mi Na’nın arkaya doğru yöneldiğini gördüğünde kapıları kilitledi.

Öne oturacaksın, arkaya değil. Hadi” Genç kız sinirini bozmadan ön kapıyı açıp yayıldı. “Amma rahatmış bu koltuk, işer çok iyi sanırım” diyerek alaycı bir bakış fırlattı W’ya.

Bu arada demin sen bana dedin öyle. Güzellik mi? O zaman elbisemi beğendim, hiçte rüküş olmamışım, değil mi?” diyerek soru yöneltti.W arabanın anahtarını çevirdiği sırada cevap verdi. “Gördüğümü olduğu gibi söylerim, kıvıranlardan değil. Gerçekten güzel olmuşsun. Yakıyorsun” diyerek göz kırptı.

Mi Na çocuğun olduğunu fark etti o an, gerçekte kötü biri olmadığına kanaat getirdi. Belki de kendisini beğendiği için doğum günü partisinde öyle patavatsız bir şey demişti. Ama şimdi bunları düşünme sırası değildi. Akşamın keyfini çıkarmak istiyordu. Karşısındaki erkekle kötü bir gece geçireceğini düşünmüş ve buna hazırlanmış olsa da başlangıç hiçte fena değildi.

Gaza basmadan önce cebinden çıkardığı göz bağını Mi Na’ya uzattı W. “Bu nedir? Anladım ama pek Amerikanvari değil mi sence de?” Hafif bir şekilde gülümseyen W “Haklısın ama bunu yapmak zorundayım. Sürpriz sonuçta bu, ayak uydurursan çok mutlu olurum”

Mi Na o an karşısında yakışıklı insanı gerçekten mutlu etmek istedi. İlk tanıştığı gün gibi değildi, dün kendisiyle dalga geçen insan da değildi. Bambaşka bir Ji Hoo duruyordu karşısında, olabildiğinde sakin, süt liman, kendisini adayan. Mutlu olsun dedi ve göz bağını kabul etti.

Gözleri kapalı bir şekilde yolculuğa başlayan ikilimiz, yol boyunca bir çok konudan konuştu. Politikadan girdileri müzikten çıktılar. W ne kadar ortak yönleri olduğunu görünce gardını bu kız için olabildiğince indirdi. Tam bu sırada hiç beklemeye bir soru geldi “Partiden bu güne kadar hiç işe çıktın mı?”

Soru kendisini afallatmıştı. Yumuşak yerinden vurulmuş gibi oldu. “Hayır çıkmadım işe, aklımda hiç olmadı bile” Mi Na bu cevabı beklemiyordu. Gevrek bir şekilde “Oho, hem de dolu. Yataktan yatağa atladım” demesini beklerken yine yanıldı.

Gözlerini acıtmıyordur umarım Mi Na. Bilerek ipek olanını aldım, hiçbir yerin incinmesin diye” Mi Na artık içinde “oha"” diye bağırıyordu. Karşısındakini göremiyordu, ses tonu aynı kişi olmasa tamamen başka bir insanla konuştuğunu düşünecekti. Bu değişimin sırrı ne olabilirdi acaba, kendisiyle yine oynuyor muydu? Soruların cevabını bu akşam almayı ümit ediyordu.

Arabanın yavaşladığını hissetti ve biraz sonra da W “İşte geldik” dedi. “Dur yardım edeyim sana, ufak bir yürüme mesafemiz var”

BIGBANG – Gara Gara Go!!

Gencimiz kızımıza yardım etmek için koluna girdi. Yavaş adımlardan sonra Mi Na “Ta da” sesini duydu. Ama ılık esen rüzgarı hissedebiliyordu. Hala açık havada olmalıydılar. Göz bandını çıkardığında ise gördükleri karşısındaki şaşkınlığını gizleyemedi. Oldukça şaşırmış bir şekilde etrafına bakarken W bu anı ölümsüzleştirerek fotoğrafını çekti.

Büyük büyük ağaçların ortasında yemyeşil bir açık alana bakıyordu Mi Na. Sağ tarafta ufak bir dere akıyordu, ilerisinde ise küçücük bir şelale vardı. Yeşilin bütün tonları her yere dokunmuştu, daha da güzeli bu açıklığın ortasında harika bir yemek masası onları bekliyordu. Servis arabası bile vardı, kenarda içkilerin olduğu küçük bir bölme ve derenin yanında bir çadır. Bu çadırı görünce Mi Na’nın aklına hemen kamp olayı geldi ama bir tane vardı. Sinirleniyordu yine, çadırı gördüğünü fark eden W hemen açıklama yaptı.

Hey hey, yanlış anlama hemen. Çadır sadece benim için. Gece kalmazsın yine sana ayrı kurmadım, evine bıraktıktan gelip buradan geçireceğim geceyi. Ara sıra yaptığım bir aktivitedir”

Mi Na için bu yeterliydi. W sandalyeyi çekerek “Buyur bakalım” dedi. Masa oldukça zevkli döşenmişti. Yukarıdaki ise değişik renklerde oluşan ampuller harika ışıklar oluşturarak alanı aydınlatıyordu. Çatalının yanında ise çok tatlı bir kavanozun içinde beş tane ateş böceği vardı.

W açıklama gereği duydu. “Senin için ellerimle yakaladım, ne kadar terlediğimi düşün, ama değdi bence” Mi Na daha bu akşam ne kadar şaşırabileceğini düşünüyordu. Bütün servisi W yapacak gibiydi, kendisi halinden son derece memnundu. Yemeklerini eşsiz bir manzara eşliğinde kahkahalarla birlikte yediler, içki kısmına geldiklerinde bardağa Kahlua koyduğunu gördüğünde bir kez daha şaşırdı Mi Na.

Sen nerden biliyorsun favori içeceğimin Kahlua olduğunu?” Arkasını dönmeden açıklamaya başlayan W “Ga In sağ olsun. Mesaj attım ve öğrendim mükemmel olmadıydı bu akşam” diyerek elindeki bardağı uzattı.

Şerefe yaptıktan sonra W konuşmaya başladı. “İlk tanışmamız çok kötü Mi Na. Ben gerçekten doğum günü partisinde öyle bir teklifte bulunmak istemedim sana. Çok güzeldin ve işimi yapıyor olsam da doğal olarak etkilendim senden. Libidom yüzünden ağzımdan onlar çıktı. Gerçek Ji Hoo bu, W bambaşka biri aslında. Beni tanımanı istedim, ben de seni tanımak istiyorum çünkü. Ne diyorsun buna?”

Mi Na samimi açıklamaları karşısında içten içe mutlu olmuştu. Sadece bir cümle ile bu soruyu cevapladı “Neden omasın?”

İçkiler bittikten sonra masayı toplamak için hareket eden kızı durdurdu W. “Senin işin değil bu, bana bırak, hallederim. Dans etmek ister misin diye sormak isterdim ama o dansın telafisini başka bir güne saklamak istiyorum”

Yavaş yavaş toparlanan Mi Na ise “Tabi başka bir gün olursa” diye belirtme ihtiyacı duydu. Yüzü birazcık düşer gibi olan W hemen toparlandı ve gülümseyerek “Umarım olur” dedi.

Kızı evine bırakan W yol boyunca iyi geceler öpücüğü olup olmayacağını merak etti. Çocuklar gibi heyecanlıydı. İçindeki duyguları dışa yansıtan biriydi, kabul etmeyen insanlardan olmadı hiç bugüne kadar. Bu kızdan hoşlanmıştı ve ileriye adım atmak istiyordu. Evlerin önüne geldiğinde dışarı çıkmak için kapıyı açtı ama Mi Na kolundan tutarak “Otur, ben de bir şeyler demek istiyorum” dedi.

Derin bir nefes alma seansından sonra kelimeler ağzından döküldü kızın “Çok güzel bir akşam geçirdim Ji Hoo. Bunun için teşekkür ederim sana, Gerçek seni birazcıkta olsa tanıma şansı buldum. Aklından neler geçtiğini biliyorum ama aynı zamanda da icra ettiğin mesleği de biliyorum. Bundan önce kaç kişinin yatağına konuk olduğun düşüncesi aklıma geldikçe ileride bir şey ol"ursa garip hissederim. Şimdi açık açık soruyorum, benden hoşlandın mı?”

W dürüst bir şekilde “Evet” dedi. Mi Na devam etti. “Bunu duyduğuma sevindim. Partide olanları unuttum ben ve bugün hoşlandım diyorum aynen senin gibi. Ama kanıtlamanı istiyorum, bir şeyler yaşamak istiyorsan benle ciddi olduğunu kanıtlaman lazım. Eskortluk yaptığın sürece durduğumuz yerde ilerisine kesinlikle adım atamayız. Sana dokunan yüzlerce kadından biri olmam ben. Tek dokunan olurum, başkasına asla izin vermem. Kafamdaki kara bulutları yok ettiğin zaman, dansın da gerçekleşeceği ikinci buluşmayı yaparız. Şimdilik iyi geceler”

Bu sözleri söyledikten sonra arabadan inip evine doğru yürümeye başlayan Mi Na’yı W’nun sözleri durdurdu. “Kanıtlayacağım, sana ciddi olduğumu kanıtlayacağım”

***

Ga In marketten aldığı ramene su koyarak mikrodalgada ısıttı ve sandalyeyi oturup dışarıyı izleyerek yemeye başladı. Yanında günlüğü vardı, aslında bu deftere tam olarak günlük diyemezdik. İlk başlarda aklına gelen her şeyi yazdığı defter son zamanlarda sadece Ewon hakkında oluşan yazıları barındırıyordu. Ga In Ewon’dan hoşlandığını kabul etmek için odasının her yerine çocuğun adını yazarak durdu. En son rujla aynaya yazdığı sırada bu durumu kabul etti. Ewon’a açılsa reddedileceğini düşünüyordu, çünkü yıllarca kendisini görmezden gelmişti. Tae Sub’a aynı durumu göstermiyordu ama, bir zamanlar yakın olduklarını biliyordu. Son zamanlarda bu yakınlık sanki yeniden doğmuş, hatta daha da artmış gibiydi.

Ewon’un Tae Sub’a karşı bir şeyler hissetmesinden korkuyordu. Ama eskort profilini görmüştü, hizmet verdiği cinsin karşısında “Sadece kadınlar” yazıyordu. O yüzden bu ihtimali düşünmüyordu. Onun için Ewon’un eskortluk yapması sorun değildi, her türlü kabullenirdi. Yeter ki kendisinin olsun, işte Gae In bu derece çaresizdi. Ramenini yediği sırada Ewon acaba şimdi ne yapıyordur diye düşündü. “Benden hoşlanması için ne yapabilirim. Off, lanet olsun. Niye ona tutuldum ben?” diye bağırdı marketin içinde, bütün gözlerin kendisine dönmesine aldırmadan.

***

Ewon evinde bilgisayarın başında kendisine gelen mesajları kontrol ediyordu. Oldukça mesajı birikmişti ve telesekreteri bile dolmuştu. hiç birine cevap yazmadı, müşteri istemiyordu bu sıralar. Belki de hiç istemiyordu, kim bilir? Tae Sub’tan istediği şarkıyı söyleme zamanı geldi diye düşündü. Aslında sadece onu görmek ve beraber birkaç saat geçirmek için bahane arıyordu. hiçbir şey söylemeden karşısına çıkıp sohbet açarsa Tae Sub’un bu durumdan şüpheleneceğini biliyordu. Çünkü daha önce böyle bir şey yapmamıştı, garip duracaktı.

Aklına Lion geldiğinde öfkesine hakim olamadı. “Lanet olası piç, bütün yolumu tıkamaya çalışıyor. O sümsük Tae’ de neden yüz veriyor. Güzel keman çalıyor, yüzü ve vücudu da hoş diye hemen hülyalara daldı amcık” diye bağırdı. “Ben çok daha iyiyim ondan, her türlü konuda. İstediğini kat kat veririm ona, ot yerine boka konuyor denyo” diyerek devam etti.

Kafasının soru işaretleri ile dolmasını istemiyordu ama kahrolası gururuna yenik düşmeyi de göze alamıyordu. Gardını birazcık indirebilse belki de Tae Sub’u elde edebilirdi. Bunu gerçekleştireceği zaman belki de onu elde edebilirdi.

Öğlen Tae Sub’a mesaj attığında W’nun onunla konuşmadığını anlamıştı. Zaten böyle bir şeyi bekliyordu, blöf yapmıştı. “Bugün görüşelim mi?” diye mesaj atacaktı, ama nedense kaldı öyle. Şimdi ise evde tek başına bilgisayarıyla vakit öldürmeye çalışıyordu.

***

25 Mayıs 2008

Altı gündür birbirlerini tanılamalarına rağmen üç kere görüşmüştü Tae Sub ile Lion. Akşama kemancımızın bir arkadaşının plazada partisi vardı, Tae’yi de oraya davet etmişti. Gitmek için buluşmuşlardı, parti öncesinde içiyorlardı.

Sonra ona dedim ki, seninle işim yok benim. Benden hayır gelmez, boş ver”

E, sonra ne dedi?” “Israr etti, üsteledi ama ben taviz vermedim duruşumdan. İçimde ona karşı hiçbir şey yoktu. Elektrikte almamıştım, ne diye bakayım değil mi?”

“Haklısın Lion, hadi şerefe. İçelim güzelleşelim” İki genç sojuları hızlı hızlı götürürken birbirlerine geçmişteki komik anılarını anlatıyorlardı. Tae Sub her konuştuğunda Lion’un gözler gülüyordu. Aldatılmanın etkisini üzerinden çabuk atmıştı, Tae sayesinde. Tabi bundan gencin haberi yoktu ama yeniden hayata döndürmüştü Lion’u. Şimdi ise ona her baktığında mutluluğun anlamını görüyordu Lion.

İçkilerin hesabını ödedikten sonra yürüme mesafesindeki plazaya doğru yol aldılar. Bu durumda araba süremezlerdi, zaten taksiyle döneceklerdi.

Kocaman bina karşılarına çıktığında Tae Sub “Amma da büyükmüş. Arkadaşın oldukça zengin olmalı” dedi. Kendisi bu tarz gösterişli şeylere alışık değildi. Lion elini omuzuna atarak “Öyledir. Hadi, istikamet asansör” dedi.

Asansöre bindiklerine Lion ufak bir oyun oynamak istedi. “Tae Sub, ne dersin ufak bir oyun oynayalım. En üst kata kadar çıkalım, sonra geri inelim. Bunu üç kere yapalım mı” diyerek soru yöneltti. İçkinin etkisiyle sürekli gülen genç “Yapalım, eğlenceli olur” diye cevaplandırdı. Asansöre bindiklerinde yirmi dördüncü katın düğmesine

Üç kere çıkıp indikten sonra artık gidecekleri parti için on ikinci katın düğmesine bastı Lion. Bu sırada asansör oldukça yavaş hareket etmeye başladı. Tae Sub farkında bile değildi, soju onu hafiften çarpmıştı. Yüzünü döndüğünde Lion’u kalbi yavaş yavaş çarpmaya başlamıştı.

Glee – Don’t You Want Me

Ne kadar masum bakıyor” diye kendi kendine söylendi. Gözleri kapalı bir şekilde yerde oturan Tae Sub’u birazcık inceledi. Sekizince kata gelen yavaş asansör gidecekleri kata varmadan zamanın durmasını, ona bu şekilde saatlerce bakmak isteği geliyordu.

Yere oturdu, tek elini Tae Sub’u yanağına götürdü ve ağzından cümleler döküldü “Sadece sana çalmak istiyorum, kemanımı çok beğendiğini söylediğinde böyle cevap vermek istemiştim sana ama şimdi diyebiliyorum anca. Yarı sızmış bir halde karşımdasın ama o kadar güzelsin ki. Seni ilk gördüğümde farklı olduğunu, beraber mükemmel bir bütün oluşturacağımızı düşündüm. Bunu hayata geçirmek istiyorum. Lütfen benimle ol Tae Sub, yanımda ol. Ben de seni elimden geldiğinde hep mutlu etmeye çalışayım. Yemin ediyorum, hep bunun için çalışacağım. Kırgın kalbimi bir anca tamir ettin, benim sana hissettiğim şeylerden haberin bile yok. Sanki bir duvara toslamış gibiyim, her gece seninle uykuya dalıp, güne senin başlıyorum altı gündür. Bu altı gün, altı hafta olsun, altı ay olsun, altı yıl olsun.. Sen ve ben olmayalım, biz olalım.. Sadece biz.. Bunu gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapacağım”

Asansör on birinci kata geldiklerini gösterdiğim Lion cümlelerini bitirdi ve eğilerek usulca Tae Sub’un dudaklarından öptü. Birbirlerine kenetlendiklerine sızan Tae’nin bu durumdan haber olmasa bile, Lion şu anda dünyanı en mutlu insanı gibi hissediyordu kendini. Bırakmak istemiyordu bu dudakları, onlardan uzaklaşmak çok kötü geliyordu ama asansörün kapısı açıldığında öpücüğü bitirme zamanı gelmişti. Tae’nın ıslak dudaklarını silerek parmağındakileri yaladı ve genci ayağa kaldırıp omuzunun altına alarak evin içine doğru ilerledi.

Arkadaşını görüp Tae Sub’un durumunu söyleyip hemen izin istedi. Hepi topu on dakika kalmış olsalar da, o akşamı Lion hiçbir zaman unutamayacaktı. Bir taksiye atlayıp Lion kendi evine götürdü, Tae’nin evinin adresini bilmiyordu.

Sabah olduğunda ilk uyanan Tae Sub oldu. Gerindikten sonra bu yabancı odada ne aradığını düşündü. Düşüncelerin cevabını Lion’un içerisi girmesiyle almış oldu. “Dün gece sadece sojularla sızdın?” dedi kemancı.

Sorma, başım çatlıyor nedense. Aslında dayanıklı bir bünyem vardır ama son zamanlarda çok çalıştığım için oldu kesin” Elindeki tepsiyi çocuğun önüne koyu Lion. “Acıkmışsındır çok, hadi ye” Şaşıran Tae Sub “Ya sen?” diye sordu.

Kolundaki saati gösteren Lion “Çoktan öğleni geçti. Ben sabah uyandım ve yedim. Bunların hepsi senin için ve hepsi bitecek. Tamam mı” diyerek balkona çıktı.

Balkonda havuza doğru bakarken merakına yenik düştü “Dün gece partiden bir şey hatırlıyor musun” diye sordu. Kreplerle ikişer ikişer ağzına götüren Tae Sub “Hayır. En son asansöre binmiştik, sanırım ikinci çıkışımızda gözlerim tamamen gitti. Devamını hiç hatırlamıyorum”

Lion bu sözleri duyduktan sonra dün gece dediklerini yine kendine sakladığını fark etti. bir yanı rahat, diğer yanı huzursuzdu. Düşüncelerini Tae Sub bozdu.

Dün partiye gitmeden anlatacaktım sana ama sohbet bir türlü oraya gelmedi Lion. Uzun süredir bir ilişki yaşamıyordum ama sanırım birinden hoşlanıyorum. Bunu paylaşmak istedim, çünkü içim içime sığmıyor gibi”

Lion bu cümleleri duyar duyar istemsiz bir şekilde öksürmeye başladı. Ne diyordu bu çocuk? Kimden hoşlanıyordu? Kafasının üzerine ton düşmüş gibiydi. Öksürüğünü zar zor bastırarak Tae Sub’un duydun mu beni sorusuna cevap verdi. “K.. ki- kimmiş o ?”

Ah duymadım sandım bir an. Sen tanımazsın, okuldan biri. Umarım yakından tanışırsınız ama” Lion’un göz bebekleri büyümüştü. Dün gece dediklerini hiçbir şeyi duymamıştı, öpücüğü hissetmemişti ve kendisine olan duygularını bilmediği gibi tam da bu zamanda başka birinden hoşlandığını söylüyordu. "İçinden “Ne günah işledim ben tanrım” diye isyankar bir cümle çıktı.

Yıkılmıştı, tek kelimeyle yıkılmıştı. Deri ceketini alarak odadan dışarıya çıkmak için yöneldi. Meraklı bakışlarla kendisine bakan Tae Sub’a “Ben dışarı çıkıyorum. İstediğin zaman sen de gidebilirsin. Odayı böyle bırak, hizmetçiler toplar. Görüşmek üzere” diyerek kapıyı üstüne kapattı.

Motoruna atladığı gibi okuluna doğru yöneldi. Öğrenci işlerine giderek hiç düşünmeden başvurmuş olduğu Tokyo Üniversitesi’nden gelen onay kağıdını doldurmaya başladı. Reddedecekti, onun için eğitimi açısından oldukça önemli olan dünyanın en iyi müzik eğitimin verildiğini üniversiteyi reddedecekti. Şimdi ise burada durmasının hiçbir sebebi yoktu. Başkasına bakıyordu, kendisine değil. Bir haftada yaşadığı duygu yoğunluğunun anılarını saklayarak Tokyo’yu düşündü.

Aradan iki gün geçtikten sonra Tae Sub’un cep telefonuna bir mesaj geldi. Sadece “Gidiyorum. Japonya’ya” yazıyordu. Mesaj Lion’dan gelmişti ve oldukça açıktı. Bu duruma hiçbir anlam veremeyen Tae, aradığında telefonun kapalı olduğunu fark etti. Zaten daha sonra da o numaraya hiç ulaşamadı.

Eğer Lion telefonu açmış olsaydı önce nedenini soracaktı. Aldığı yanıttan sonra son iki günde yaşadıklarının özetini geçecekti. Hoşlandığım dediği kişiye açıldığını ve reddedildiğini anlatacaktı. Ama Lion bunların hiç birini duymadı, duyamadı.

Ertesi gün Tokyo uçağında kulağında keman soloları ile Seul hatıralarını silmeye çalışıyordu. Geçirmiş olduğu o müthiş keyifli bir hafta hariç..

***

T-ara | Why Are You Being Like This

Akşamı yalnız geçirmek istemeyen iki insan, Tae Sub ile Lion kendini karaokeye atmışlardı. Çalan müziği salonda hep beraber eşlik ediliyordu. Burası özel odaların bulunduğu bir yer değildi, herkes sahneye çıkıp marifetini gösteriyordu. Lion bu konuda Tae’den daha cesur çıktı, gönüllü olup sırasını beklemeye başladılar. Şimdi ona geldiğinde ise çok özel bir şarkı seçti. “Bu şarkı parmağımla gösterdiğim özel insan için” dedi. Kemandaki yeteneği gibi sesi de oldukça güzeldi Lion’un.

Şarkıya başladığında Tae Sub’u sahneye çağırdı ve ikili dans etmeye başladılar. Lion tam kıvama gelmişti, şarkıyı harika söylüyor, coştukça coşuyordu.

Tae Sub’un yanağını sağ eliyle üç sene önceki gibi tuttu ve gözlerinin içine bakarak şarkının şu sözlerini derinden söyledi:

“Oh Oh Oh Oh Oh Oh Oh I love you Like crazy
Oh Oh Oh Oh Oh Oh Oh show me your feelings that are about to burst”

Gözlerinin içi gülüyordu Lion. Tae Sub ise şaşkınlıktan öte merak dolu gözlerle Lion’a bakıyordu. Şarkıya devam ettikçe Lion’un elleri gencin her yerinde geziyordu. İkiliyi dinleyenler çoktan durumu anlamışlardı ve tempo tutuyorlardı.

Tae Sub içinden “Olamaz” diyordu. Yavaş yavaş heyecanlı bir şeyler hissettiği insan karşısında kendisine “Neoreul saranghae Like crazy” diyordu. Doğru olmasını istiyordu, samimi olmasını.

Karşılarından kendilerini dinleyen olmasa Lion acaba kendisini öper miydi? Deli gibi bunu düşünüyordu. Ya kendisi? Yapar mıydı? O dudakları hissetmek istiyordu ama Lion’un duygularından emin değildi.

Şarkı bittiğinde Lion Tae’ Sub’un kolundan tutarak koşmaya başladı. Bir yandan da kendisini dinleyenlere teşekkür ediyordu. Dış kapının kenarında, Ay’ın bütün güzel ışıklarının aydınlattığı bir pencere önünde durdular. Hem şarkı, hem de koşma yüzünden yorulmuştu. İki eliyle Tae Sub’un yanaklarını tuttu ve Ay’ın güzelliği önünde dudaklar birbirine kenetlendi. Tae Sub’ta ellerini gencin sırtına koyarak bu öpücüğe karşılık verdi.

Lion’un bu yeri seçmesinin ayrı bir özelliği vardı. Daha önce Why Are You Being Like This’i güzel söylemek için oldukça çalışmıştı, ayrıca bu pencere önü tam olarak ilk kez tanıştıkları konser salonuna bakıyordu. Her şey mükemmeldi, her şeyin ayrı bir anlamı vardı.

Cebinde “L” uçlu bir bileklik çıkardı ve Tae Sub’un koluna taktı. Kendisi de “T” harfli bilekliğini gösterdi ve demin öptüğü bu yakışıklı gence tek bir soru sordu “Var mısın?”

Tae Sub çok mutluydu ve hiç düşünmeden “Varım” dedi.

Ay bütün güzelliğini bu iki gence sunduğunda geçte olsa taşlar yerine oturmuştu. Lion beklemenin meyvelerini teker teker alıyordu. O bir haftada yaşadığı mutluluğu yeniden yaşıyordu, bu sefer ise istediği tek şey artık kendisine aitti.

Çok geç oldu, hadi gel seni evine bırakayım yavru” dedi Lion. Tae Sub kabul ettikten sonra arabaya atladılar. Yol boyunca Lion arabayı tek elle kullandı. Sağ eli ise Tae Sub2un sol eliyle birleşmişti, hiç ayrılmayacak şekilde duruyordu sanki.

***

Tae Sub’un evinin önünde ise ikiliyi beklenmeyen bir ziyaretçi bekliyordu. Üçüncü sigarasını bitirip izmaritini yere atan Ewon, Tae Sub’la açık açık konuşmak için eve gelmesini bekliyordu.

Azure Ray – Across The Ocean

7. Bölümün Sonu..

 

Kısa hikaye: Rastlantısal Adımlar

04 Mart 2011

     Öncelikle ufak bir açıklama olsun. Dün akşam aklıma birden estiği için bu kısa hikayeyi yazdım. İki bölüm olacak arkadaşlar. Hemen bunları belirttikten sonra ilk bölümü koyuyorum. Buyurun okuyun 🙂

 

***

1. Bölüm: Topukluların Laneti

Masmavi gökyüzünün bütün mutluluğu sanki yanaklarımdaydı. Kendimi daha önce hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Bitmek bilmeyen dört ayın sonunda yeni sahil yoluna kavuşmuştu bu küçük kasaba. Yedi kilometrelik yolu artık yürüyerek, büyük bir sevinç içerisinde gidebilecektim işime. Taze anılarım, geçmişim, mp3 çalarım ve tanıdıklarım ise yol boyunca misafirim olacaktı. Ya da ben mi onlara misafir olacaktım?

Odamda yeni bir güne başlarken kafamda sadece bu düşünceler vardı. Saatin ilerlemesine fırsat vermeden ayna karşısında çakılı kalmayı bir seferliğine es geçerek hızlıca giyinip evden çıktım. Ben, Park Yoona, bu tür durumları hiç alışık değildim. Sahile ineceğim merdivenlerin başında ilk ziyaretçimi gördüm. On beş yıldır aynı yerde incik boncuk tezgahı olan bu yaşlı amcayı her gördüğümde yanından geçerken “Günaydın” derim. O da şapkasını kafasından çıkararak bana selam verir. Güne 18. yy. İngiltere’sinde olduğunu sanarak başlayan kaç kız vardır?

Yanına gittiğinde yine aynı ritüeli gerçekleştirdik. Sanki gizli bir şey söyleyecekmiş gibi sağ eliyle hafifçe ağzını kapattı ve bana “Aman kimseler duymasın prenses, bugün pek bir sade gözüküyorsun” dedi. İki elimi onun artık buruşmuş emekçi ellerinin arasına koydum “Acelem var kralım, o yüzden böyle oldu” dedim. Acele kelimesini duyar duymaz beni tatlı bir şekilde savuşturarak okuluma yolladı. İlk uğradığım kişiden bu kadar çabuk ayrılmayı beklemiyordum.

Sekiz yaşındayken annemle babamın tanışma hikayesini öğrenmiştim. Sevgilim annemin anlattığı bu hikayenin beni oldukça etkileyeceğini bir an olsun düşünmezdim. Annem ülkenin güneyindeki Busan’da şimdi benim oturduğum yerdeki yola benzeyen bir güzergahta tanışmış babamla. Orada sabah yürüyüşü yaparken köpeğiyle oynayan babam, frizbiyi biraz hızlı fırlatınca anneme denk gelmiş. O günden beri işte beraberler ve bu basit hikaye beni derinden etkiliyor, ne zaman düşünsem. Belki de yolun bitmiş olmasından bu yüzden çok sevindim. Yalnızlıktan sıkılmıştım artık, hayatımı biriyle paylaşmak istiyordum.

Yeni bir yaşam penceresini açmak, oradaki temiz havayı içime çekerek mutlu bir aşka yelken açmak her genç kızın rüyası değil midir? Önceki ilişkilerinde dikiş tutturamayan bir insan olarak bu kadar naçizane bir şeyi istemem makul değil mi? Hak ediyorum diye düşünüyorum, herkes mutlu olmayı hak eder çünkü. En kötüleri bile..

Bunların düşünerek yolun başlangıcına geldiğinde en sevdiğim dondurmacı dükkanı yeniden karşıma çıktı. Her sabah sade vanilyalı dondurma alırım buradan. Oldukça büyük bir yer olmasına ve çeşit çeşit dondurmalar bulunmasına rağmen ben vanilyaya takıntılı olmuştum. Güler yüzüyle bana istediğimi hazırlayan Dae Ji aradığım insan olabilir miydi? Otuz iki dişiyle birden gülen karşımdaki erkek aradığım aşkın sahibi mi acaba?

Denemekten zarar gelmez diyerek “Havalar da oldukça sıcak” gibisinden inanılmaz bir klişe cümle kurdum. Vanilya topunu külaha koyarken cevap verdi “Haklısın gerçekten çok sıcak. Ama ben memnunum. Daha çok satış yapmamıza neden oluyor”

Kafamdaki böcekleri savurduktan sonra olamayacağına karar verdim. Çocuğun tek derdi satış yapmaktı ve eğer beraber olursak bugün iki kilo vanilyalı ile dört kilo çikolatalı gitti, satışlar süperdi tarzı konuşmaları kaldıramazdım. Bunun yanı sıra hemen kendimizi sevgili de yaptım, ya beni reddederse? Kıçımın havası yere inerse? “Realistik olmakta fayda var Yoona” diyerek dondurmamı alıp çıktım.

Nedenini bilmediğim bir şekilde etraftaki insanları incelemeyi seviyorum. Türlü türlü hayatlar yatıyor içlerinde, milyonlarca farklı yaşam. Bu hayatlardan biri de bana uygun değil mi acaba? Birine evet diyerek pembe hayaller kurmanın kime zararı var ki? Liseli kızlar gibi uykusuz gecelere talim olma zamanım çoktan geçti. 21 yaşımdayım, kendi ayaklarım üzerinde duruyorum ama ne telefonum susmak biliyor, ne de ellerinde çiçekler, kapımda sırılsıklam insanlar var. Geleceği düşündüğüm zaman kız kurusu kalıbı kocaman harflerle karşıma çıkarak kabusum oluyor. İş arkadaşım Jae Mi’yi bunlardan bahsettiğimde bana deli teşhisi koydu. Bir nevi haklı da.

Yoldan geçen mutlu insanların yanında ben tam bir görünmez gibiydim. Herkesin ilgileneceği bir şey varken, kaldırım taşlarını sayarak hızlı adımlar atıyordum. Kayalara güzel suların çıkardığı ses bile bugün mutlu olmama yetiyordu. O esnada oluşan köpüklere bakarak gülümserken patenle gelen kişiyi doğal olarak göremedim. Bir anda nevrim dönmüştü, dünyaya artık tersten bakıyordum, çünkü kıçımla kafam resmen yer değiştirmişti. Beraber uçarcasına yere düştüğümüz kişi ayağa kalktı, üzerindeki tozları sildi. Saf gibi bana elini uzatmasını bekliyordum. Önümdeki öküz ise “Durduğum yere dikkat etsene kör” diyerek sanki hiçbir şey olmamışçasına yoluna devam etmeye başladı. Böyle bir rezalete karşı sessiz olamazdım. Ayrıca çevremde toplanan insanların ayıp bakışlarına katlanamamanın verdiği gazla bir hışım ayağa kalktı ve ilerlemekte olan gencin omuzunu dürttüm.

Hızlıca arkasını döndü ve “Ne var?” diye resmen bağırdı. Kulaklarımı kapatarak cevap verdim “Hös, karşında sağır yok senin” İstifini hiç bozmuyordu. “Sağır yok ama sakar ve kör biri olduğu kesin. Bas git, acelem var!” İçimden haykırmak geliyordu. Filmlerde bu tür sakarlıkları yaşayan kızlara hep centilmen ve hoş erkekler düşüyordu. Benim karşımda ise hoş olmasına rağmen oldukça kaba duran ve ağzı bozuk bir hanzo vardı. Hışımla saydırmaya başladım. “Benim acelem yok mu sence? He, yok mu? Zaten daha bir kere ağzıma götürdüğüm dondurmamı da düşürdüm senin yüzünden. Günümü rezil edecek ne yaptım sana ben. Bir de bas git diyorsun, utan utan!”

Son cümlemi gözüm kapalı söylemiştim, o yüzden beni dinlemeyip tekrar yoluna koyulduğunu fark edemedim. Arkasından “Hey, konuşuyordum ben burada” diye bağırınca cebini karıştırıp bulduğu paraları suratıma fırlattı. “Al, pek sevgili dondurmana yeniden kavuşursun bunlarla”

Ne diyeceğimi bilemedim, buna hiçbir şekilde katlanamazdım. O sıra gözüm kararmıştı, yandan geçen çocuğun elindeki boncuk tabancasını ışık hızıyla kaparak önümde giden öküze doğru yönelttim. Yaklaştığım anda tetiğe bastım ve çıplak ete değdiğinde oldukça acıtan boncukları vücuduna doğru saplamaya başladım. Yaz ayında olduğumuz için sıfır kol giydiğinde dolayı savunmasız durumdaki çıplak kolları kızarmaya başladı bile.

“Ne yapıyorsun manyak!” diye bağırmaya başlarken elleriyle kendini korumaya çalışıyordu. Şarjörün boşalacağını düşünerek ateş ederken, bir yandan da yere düşen boncuklardan görebildiklerimi topluyordum. Jae Mi bu halimi görseydi kesinlikle deli olduğumu her yerde söylerdi.

“Kimmiş manyak? Hakaretlerinin karşılıksız mı kalacağını sanıyordun?” diyerek iyice zeytinyağı olmuştum. Aynı zamanda çabuk bir şekilde kaçmayı da düşündüğüm için ayağındaki topukluları çıkardım. Karşımda boncukları acıtıcı saldırısına uğrayan genç en sonunda koşarak uzaklaşmaya başladı. Ben bu adrenalin dolu durum içerisinde aksi yöne değil de bana doğru geldiğini sanarak topuklamaya başladım. Baktım çocuğun boncuk tabancası da benle beraber geliyor, hemen onu sahibine doğru atıverdim, boncuklarını kullandığım için öküzün bana attığı paraları da yolladım.

Koştum koştum en sonunda duruldum. Denize doğru yapılan yeni bankların birine kendimi attım. Hayatın tadını çıkarmam gerekiyordu, ters insanları bulsam da hep, bir şekilde heyecanlı olaylar silsilesinin içinde buluyordum kendimi. Yeni sahil yoluyla pek uğurlu bir başlangıç yapamamıştık ama geleceğimiz parlaktı, bunu hissediyordum.

Ayağa kalkıp saçlarımı düzelterek elimi alnına götürdüm ve ufka bakan gemiciler gibi yolun sonuna doğru gözlerimi kısarak bakmaya başladım. “Son” yazısını hayal ettiğim beş kilometre ötedeki bu yol bana daha bir saat içerisinden ne gibi acayip şeylere gebeydi acaba?

Aklımdan bunlar geçerken işte onu gördüm. Arabasını park edip önümde duran yaşıtım kıza doğru ilerliyordu. Karşımdaki eski sevgilimdi ve benim hemen anılarım canlandı. Ve gözümün önünde benden çok daha taş olan bir kızla sarılıp öpüşüyordu şu an. Ayrılığımızdan sonra kendimi dağıtmıştım bir süreliğine, çok feci damara bağlamıştım. Bir ay boyunca cips yiyerek Brezilya dizileri izleyip kendimi beyaz yalanlarla tatmin etmeye çalışmıştım. Jae Mi ise o sırada destek olacağı yerde “Fıttırdı hatun” demişti sadece.

“Kendimden kopmam lazım” diyerek ayaklarım yanlarına gitmek istediklerini belirttiler. Kızı bir kez daha öptüğünde ise gözlerim yavaş yavaş açıldı. Çünkü öpmüyordu, adeta bir vakum gibi dudaklarını emiyordu. Fransız öpücüğünün alası diyebilirsek ne mutlu bize. Keşke bunu görmeseydim, eski Kore filmlerinde kör olan esas kızlardan olsaydım diye düşünmekle meşguldüm. Ellerim uyuştu ve topuklu ayakkabıları yere düşürdüm. O sırada ayaklarımın isteklerini kabul eden beynim bu çiftin yanına doğru bir adım ama ben kendimi yerde buldum. Yere düşürmüş olduğum topuklulara basarak dengemi kaybetmiş ve boylu boyunca yuvarlanmıştım.

İşte tam o sırada adımı duydum. “Yoona” diye sesleniyordu eski sevgilim. Beni fark etmişlerdi, yanıma doğru attıkları her adımı kulaklarım duyuyordu. Ve ben ise tam o sırada sadece ışınlanmak, ortadan kaybolmak istiyordum.

6. Bölüm: Vitrinime Değil İklimime Gelenler

13 Şubat 2011

 

Glee Cast – PYT (Pretty Young Thing)

18 Mayıs 2008

Hızlı hızlı merdivenleri çıktığı halde çoktan geç kalmıştı. Dün gece içtiği tekilalar yüzünden sabah acı acı inleyen alarmı duymamıştı. “Kahretsin!” diye söylendi, kendini göstermesine izin vermezlerse nasıl yıkılacağı aklına geldi.

Ne olursa olsun, kendimi göstermeliyim!”

Konser salonuna girdiğinde saat 14:25’i gösteriyordu. Yirmi beş dakikalık geç kalma kısmını nasıl açıklayacağı ise büyük bir muammaydı. İçeri girdiğinde öksürüğüyle çıkardığı ses bütün kafaları kendisine çevirmişti. Görevli hocanın yanına giderek "Özür dilerim, özür dilerim” diye söylendi.

Hocası yüzüne sabit bir şekilde bakarak “Biz de toplanıyorduk. Bilerek son deneme saatini seçen bir öğrenci olarak oldukça geç kaldın” dedi. Ne yapacağını bilmiyordu, kaçırılmayacak şansı eliyle itemezdi.

Hocam bir kez olsun dinleyin beni, gerçekten kendime güvenmesem geç kaldığım halde burada özür diliyor olmazdım. Lütfen”

Kemik çerçeveli gözlüğe sahip olan adam soğuk bir şekilde “Gerek yok, dakik insanları severim ben” diyerek ekipmanları toplayan öğrencilere hızlı olmalarını söyledi. Yıkılmıştı; sevgilisinden ayrıldığı gece sarhoş olup çok istediği koroya da katılamayacaktı. “Bana ihtiyacınız var” mı demeliydi, yoksa yalvarmalı mıydı? Kafasındaki soru işareti böceklerini kovmakla uğraşırken gitarları toplayan çocuğun konuşması kendisini dünyaya geri döndürdü

Elindeki gitarları yere bırakan uzun boylu genç “Hocam bir şans vermenizi isterim. Bilgilerine baktığımız zaman lisedeyken sayısız ödül aldığı gözüme çarpmıştı. Sizin de işini iyi yapan kişilere tolerans gösterdiğiniz bir gerçek. Yoksa Jess’i de elemeniz gerekecek, çünkü o da yirmi dakika geç kalmıştı” dedi.

Hoca kendi bölümünden bile olmayan bu gönüllü öğrenciye dönerek “Ama en azından Jess’in nefesi kokmuyordu değil mi?” diyerek elini burnuna götürdü.

O sırada geç kalan çocuk “hoh” diyerek nefesini eline doğru üfledi ve koklamaya çalıştı. Evet, gerçekten de dün geceki alkol vücudunun yanı sıra nefesinden de çıkmamıştı.

Öğretmeninin yanına giden görevli genç “Üniversiteliler arası müzik yarışmasını kazanmak istiyorsanız onun gibi keman çalan birine ihtiyacınız var. İnanın bana hocam” dedikten sonra dik dik bakıp iradesini kırmaya çalıştı.

En sonunda ikna olan hoca “Sahneye geç o zaman, dinleyeceğim seni” dedi.

İçi sevinçle dolan genç hemen kemanını aldı ve sahneye geçti “Benim adı Woo Lee On –Lion- ve size şimdi Thao Xanh Nguyen’in Sad Romance isimli eserini çalacağım” diyerek kendisini kurtaran çocuğa göz kırptı.

Kemanı çalmaya başladığı anda Lion nasıl kendinden geçiyorsa, dinleyenler de aynı şekilde etkileniyordu. Etrafı hüzünlü bir müziğin kapladığı konser salonunda herkes hipnotize olmuş gibiydi. Bütün işleri bırakan görevliler sahnedeki yakışıklı çocuğu ve olağanüstü müziğine odaklanmışlardı.

Kenarda büyük bir keyifle dinleyen genç, hocasının kendisine baktığını görünce “ben demiştim” anlamında kafasını salladı. Öğretmenin de keyfi oldukça yerindeydi. Müziğin büyüsüne kendini kaptırmanın yanı sıra, aklında kazanacakları kupanın resmi belirmişti birden.

Müziğini bitiren Lion sanki sessizliğe bakıyor gibiydi. On beş saniye önce bitmesine rağmen kimseden çıt çıkmamıştı. Kendine anca gelen hoca deli gibi alkışlamaya, bir yandan da “Harikulade” diye bağırmaya başladı.

Ne geç kalman, ne de başka bir şey. Tek kelimeyle mükemmeldi. Koroya hoş geldin Lion” dedi. Bütün salon alkışlamıştı kendisini, gözleri ise gitarları toplayan çocuğu çevrildiğinde orada olmadığını gördü. İşlerini bitirmek için kulise gitmiş olmalıydı. Hocasından izin aldı, içeriye geçerek gitarları kılıflarına kayan gencin yanına gitti.

Söze nasıl başlayacağını bilmiyordu, o yüzden ağzından sadece şunlar çıktı “Teşekkür ederim” Memnun gözlerle kendisine bakan çocuk “Oldukça hüzünle bir eseri çaldın Lion” dedi. “Bu arada sana kendimi tanıtayım. Benim adım Tae Sub”

Memnun oldum gerçekten. Orada hayatımı kurtardın resmen” Tae Sub hafifçe gülerek “Nedense içimden bir ses bu çocuk çok çok iyi çalacak, konuşmalısın, hocayı ikna etmelisin dedi. İyi ki onu dinlemişim” Lion elini yavaşça Tae Sub’un omuzuna koydu ve “iyi ki” dedi.

***

Şimdi ise amfiye doğru hızlıca hareket ederken, aradan geçen 3 yıl içinde neden bir daha karşılaşmadıklarına anlam veremiyordu Lion. 1.5 seneliğine Japonya’ya gitmişti, o sırada da bağları kopmuştu. Geri döndüğünde ise sadece bahçede koşarken görebilmişti onu. Unutmuştu kendisini, bu yüzden deşmek, kazımak istemiyordu geçmişi. Ama o geceyi unutabilir miydi? Tae Sub aklında çıkarmış olsa bile kendisi bunu atlatabilir miydi?

Amfinin kapısına hızlıca tekme atarak içeri girdi. Tae Sub’a sarılan Ewon’u gördüğünde siniri iyiden iyiye dün yüzüne çıkar gibi oldu. O sırada yüksek sesle bir anons yapıldığı için ikili amfinin kapısının açıldığını fark etmedi. Gözlerinin Ewon’dan ayırmıyordu Lion, "bu çocuğu anlamıyorum” dedi kendi kendine. Ruhsuz insanın teki olmasına rağmen, herkesle arasına bir soğukluk koymasına rağmen, neden Tae Sub’u kendine yakın görüyordu? Tae Sub’la kendisinin geçmişi gibi, onun da mı anıları vardı yoksa? Bunu öğrenmeliydi, hem de en kısa zamanda.

Sınıfta onları yalnız bıraktı, Ewon’un gururunun birazdan ön plana çıkacağına emindi. Hemen buluşma noktasına, Ga In ve Mi Na’nın yanına doğru gitmeye yöneldi. Aklından ise tek kelime geçiyordu “Öğrenmeliyim”

Fly Away – Free & Easy

***

W hala sınıfta oturmakla meşguldü. Başka bir dersi yoktu, toparlanıp gitmesi gerekiyordu. Elindeki kağıdı toparlak yaparak havaya fırlatıp duruyordu. Alt dudağını ısırdığı sırada sınıfa bir kız girdi. Kendisine doğru bakarak “Şey, bir şey sorabilir miyim?” dedi. “Bir rahat bırakmazlar adamı” diye içinden söylenen W “Olur” dedi.

Han Mi Na’yı tanıyor musunuz acaba? Dekan bir şey iletmemi istedi ama işim uzayınca dersi kaçırdım. Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum”

Mi Na adını duyan W hemen toparlanarak “Ben kendisini tanıyorum ve nerde olduğunu biliyorum. İletebilirim istersen” dedi. Kız şüpheci bir yaklaşımla “Nerde olduğunu bana söylerseniz ben götürürüm” dedi.

Az da olsa akıllıymış” diye kendi kendine düşünen W hemen “Okul dışında. Ben de olduğu yere arabayla gidecektim şimdi. Yol çalışmasının olduğu Itaewon’a bu trafikte gitmek istemiyorsan seve seve iletirim” diyerek en masum gülümsemesini kıza gösterdi.

Bu mükemmel gülümseme ile eriyen kız “Peki o zaman, alın bu bu zarfı. Ve çok teşekkür ederim” dedikten sonra ekleme gereği duyduğu “Şey, adınızı öğrenebilir miyim acaba?” cümlesi fos çıktı. Çünkü W zarfı kaptığı gibi bahçeye doğru koşmaya başlamıştı.

***

Mi Na ve Ga In meraklı bir şekilde binanın içine bakıyorlardı. Ewon’un gözlerindeki bakışı daha önce hiç fark etmediklerini hatırlayarak, neler olduğunu öğrenmek isterken Lion’un yanlarına geldiğini gördüler. Kızların oturduğu yere çömelip hal hatır sorduktan sonra ağzından baklayı çıkardı.

Ga In, sen Ewon ve Tae Sub’la aynı bölümdesin. Onlar daha önceden de yakın mıydılar? Birden merak ettim bunu. Ben hiç üçünüzü bir arada görmedim de”

Kafasını yavaşça yukarı kaldıran Ga In düşünceli bir şekilde “Eskiden ben yakın değildim Ewon’la. Konuşmaya çalışsam bile cevap vermezdi. Tae Sub bir keresinde tanıştıklarını ve yaşadıklarını anlatmıştı. Ama daha detayı var gibiydi, sanki bir kereliğine olmuş bir olay değildi. Üstelediğim halde bana söylememişti. Ben de merak edip dururum, acaba geçmişte ikisi neler yaşadı?”

Tatmin olmamış bir şekilde konuşmaya başladı Lion. “Ama yakın değillerdi değil mi? Ewon samimi davranmıyor çünkü”

Ga In Lion’un neden bu tarz sorular sorduğunu tahmin etmek istemese de anlatmaya devam etti. “Yakın olup olmadıklarımı bilmiyorum ama o zamanlar Ewon derslerde uyumazdı. Tae Sub’la beraber otururlardı hatta. Bu gibiydi diğerlerine karşı. Ondan çekinerek klasik yollara başvurup mektup veren kızların mektuplarını hiç okumazdı. Ne açıp okuyarak yanlışları düzelten salaklardandı, ne de gelen teklifleri hemen reddeden ukalalardan. Buzdağı gibiydi, mektuplar sırada, teklifler havada kalırdı”

Lion Ga In’i dinlerken “hiç değişmemiş” diye düşündü. Peki ama o sarılma olayı neydi. Mi Na söze girerek “Lion, Tae ile çok iyi anlaştığını görüyorum. Arkadaşlığınız bizimkine benziyor” dedi. Acı bir şekilde zoraki gülümsemeyi suratına yerleştiren genç “Teşekkürler. Sizinki gibi olur umarım”

SHINee – Lucifer

İki arkadaş Lion’un bu iltifatına dönerken bu sefer gelen kişi Mi Na’nın keyfini çıkardı. Kızların ve Lion’un yanına gelen W’yu gülme krizi tutmuştu. Zarfın içindekilere bakıp bakıp kahkaha patlatıyordu.

Ga In ve Lion şaşırmıştı, çünkü bu kişi partideki striptizciydi. Neden burada olduğunu sorar gözlerle Mi Na’ya döndüler. Kız istemeye istemeye “Bizim sınıfın yeni öğrencisi. Ne büyük şans değil mi?” dedi. Ga In hemen yanına yaklaşarak “Seni burada görmek ne güzel W” Söze giren Mi Na “Gerçek adı Ji Hoo. Ama istediğini de tabi sen”

O sırada elindeki zarfı sallayan W “Adımı unutmamış olman ne güzel. Ben de aynı şekilde bu fotoğraflardaki pozları unutmayacağım. Çok komik” diyerek sesli bir şekilde gülmeye devam etti.

Lion da W ile tanıştıktan sonra genç neden geldiğini açıkladı. “Sınıfa bir kız geldi ve bu zarfı sana iletmemi istedi. Voleybol oynadığını bilmiyordum. Birinci olmuşsunuz sanırım, çünkü daha sonra yapılan kutlamalarda şebek pozların çok feci” dedi.

O sırada Mi Na’nın aklına hemen şampiyon oldukça sonra yaptıkları kutlamada çekilen pozlar geldi. Birincilik maçında çekilen fotoğraflarda hafıza kartının içinde olduğu için dekanlık görevlileri alarak çıkarttıktan sonra takımın her üyesine yollayacaklarını söylemişti. Başından aşağı kaynak sular dökülüyor. Orta parmak gösterdiği, birbirlerine maymunluk yaptıkları ve hafifmeşrep pozları bu nefretlik insan görmüştü.

Bir hışımla ayağa kalkarak zarfı almak istedi. Ellerini geriye doğru çeken W “A a, bu kadar kolay mı? Şimdi söyle bana, bu pozları arkadaşlarına göstermemek için ne yapmalıyım sence?” Oldukça eğleniyordu W, kendisini çöpe atan kızdan bir nevi intikam alıyordu.

Lion ile Ga In merakla bu eğlenceli sahneleri izliyorlardı. İkisinin kimyasının uyduğunu düşündükleri halde Ga In aralarında nasıl bir atışma olduğunu iyi biliyordu.

W’nun keyfi yerindeydi. “Bana her sataştığında sana bu rezil pozları hatırlatırım artık. Sinir olduğun besbelli”

Mi Na sinirlendiğini belli etmemeye çalışarak “Son kez diyorum. Verir misin şu zarfı? Yoksa karşı atak bekle diyorum sadece. Bak tersim pistir” Ga In de bu sırada başıyla onaylıyordu.

Yeterince eğlendiğini düşünen W “Bir şartla veririm. Okula dağıtmamı istemiyorsan benle yemek ye. Gerçekten kötü bir başlangıç yaptık. Sakin bir şekilde kendimi anlatayım sana, rahatlayacağımı düşünüyorum bu sayede. Ne diyorsun?”

Olmaz. Kendini aklamak için değil, yine beni deli etmek için yemeğe davet ediyorsun, eminim buna” Mi Na samimi olup olmadığından emin değildi.

W derin bir nefes alarak “Bak gerçekten böyle bir amacım yok. Ya kabul, ya da ben bu fotoğrafları kampüsün en kalabalık yerinde havaya fırlatayım”

Başka bir çözüm yolu olmadığı için, Lion ve Ga In’nin de kabul et sözlerinden sonra Mi Na’nın ağzından “Peki” kelimesi çıktı. Gerçekten sevindiğini göstermeyen W “O zaman yarın akşam 7’de. Söyle telefonunu, yarın seni arayıp nerden almam gerektiğini belirtirsin”

Telefon numarasını veren Mi Na’ya zarfı uzatan W “O zaman yarın görüşürüz. Salaş olma şu anki gibi. Şık giyin, tamam mı?” diyerek dersine gitmek üzere binaya yöneldi.

"Mi Na ise sadece arkasından bağırıyordu “Salaş olan sensin. Şıkmış, geri ya” Yarın ona bu dediklerini yutturacaktı.

Sohbete dalan ikilinin yanına geri geldi. Lion düşünceli görünüyordu. Nasıl gözükmesin, aklı bambaşka bir yerdeydi.

***

Ewon’un kendisine sarılmasına oldukça şaşırmıştı Tae Sub. Bu zamana kadar fiziksel olarak hiçbir temasta bulunmamıştı. Şimdi onun suratına bakınca rahatlamış bir yüz görüyordu. Kafasını kaldırıp ^Tae Sub’a bakan Ewon gözleri kısık bir şekilde “Kusura bakma” dedi.

Sadece sarılmak istedim. Uzun zamandır bir insanla temasım yoktu. İhtiyaç duymuyorum diye kendime söylensem de, yalanmış. Oldukça iyi geldi, teşekkür ederim Tae Sub”

Şaşıran gözlerle karşısındaki insana bakan genç açıklama bekliyordu “Neden bana o şeyleri anlattın Ewon? Neden “ben?” Açıklamanı istiyorum bunu”

İç geçiren Ewon biraz oyalandıktan sonra konuştu. “Seni kendime yakın buluyorum. Açık açık diyorum bunu. İnsanlarla iletişimin oldukça iyi, herkes seni seviyor ve en önemlisi karşındaki kişilere şans veriyorsun, bir an da silip atmıyorsun ya da görmezden gelmiyorsun. Bu zamana kadar birçok insanla karşılaştım. Neredeyse hepsi yüzüme baktı, tipime baktı”

Arash & Helena – Pure Love

İç geçirdikten sonra devam etti Ewon. “Vitrinime değil iklimime gelsin insanlar. Kaç kere çıkma teklifi aldım ben bile hatırlamıyorum. İnsanlar arkadaşlarına anlatırken o çocuk çok yakışıklı, çok hoş diyor ilk olarak benim için. Küfür ediyorum içimden, sadece dış görünüşün bu kadar önemli olmasına. Ga In’de öyleydi. İlk tanışmamızı hatırlıyorsun değil mi?” Tae Sub evet anlamında kafasını salladı.

Bana direkt “oy, çok yakışıklıymışsın” demişti. Onu hiç unutamam. O günden beridir Ga In’i diğer yüzeysel insanlar gibi görüyordum. Ta ki yeniden hep beraber takılmaya başlayana kadar. O zaman kabuğumu yumuşatmıştı, sen ise kırıp geçtin”

Tae Sub oldukça şaşırmıştı. Ewon’un bu kadar içten konuşmasını beklemiyordu. Ağzından “Ben mi?” sorusu döküldü. Kafasını sallayarak evet diyen genç ekledi “Sen bu zamana kadar hiç böyle bir şey yapmadın. Çok yakışıklı çocuk, arkadaş olayımda sayesinde kız kaldırayım ya da bir havam olsun moduna girmedin hiç. O yüzden seni kendime yakın buluyorum, seni kendime sakladım. Lion’un arkadaşlığına ihtiyacın yok. Ben yeterim, sadece ben..”

Ne diyeceğini bilemeyen Tae Sub mıhlanıp kalmıştı. Ewon ilk defa kendisinden bir şey istiyordu. Hem de kabul edemeyeceği bir şey. Lion’u kaybetmeyi göze alamazdı, aynı şekilde karşısındaki arkadaşını da kırmak istemiyordu. Bir çözüm yolu aradı, en sonunda düşünmek için izin istedi.

Rahatlamış bir şekilde artık gülerek konuşuyordu Ewon. “Düşün tabi. Soğuk kısmımın arkasında bir de sıcak yanım var, mutlu yanım var. Ve emin ol, gerçekten güzel”

Konuşmanın bittiğini düşünen genci Tae Sub’un sorusu durdurdu “Neden Lion ile olan arkadaşlığımın bitmesini istiyorsun? Sağlam bir neden söylemeni istiyorum”

Geri dönüp kendine bu kadar yakın bulduğu ilk insana derin gözlerle bakan Ewon “Bunu anlatsam bana eminim deli dersin. Ama bir dahaki konuşmamızda sana anlatacağım ve bazı şeyleri de açıklayacağım. Şimdi benden isteme bunu lütfen. Hazırlamam lazım kendimi”

Dışarı çıkan Ewon, Tae Sub’u amfide tek başına bırakmıştı. Şimdi ise onun düşündüğü tek şey, bu giden arkadaşının tahmin ettiği sözleri bir dahaki konuşmada söylememesini istemekti. “Hayır, hayır öyle şeyler yoktur. Davul bile dengi dengine” diyerek çantasını alıp dışarı çıktı.

***

Lion bu hengame arasında Ryu’yu unuttuğuna inanamıyordu. Hemen telefonuna sarılarak arkadaşını aradı ve oturduğu kafeye doğru yol almaya başladı. Kızlarla vedalaştıktan sonra Tae Sub’u görürlerse selamını iletmelerini istedi. Havuz başındaki masalardan birinde oturan Ryu arkadaşının geldiğini gördüğü anda heyecanını dışarı vurdu.

Yoksa deja vu hissi mi yaşıyorum şu an? Ben bu sahneyi sanki bir yerde hatırlıyorum. Aynı olaylar bir daha gerçekleşmesin diye ekstra çaba harcıyorsun değil mi?”

Poker surata sahip olmak için şu an elindeki her şeyi verebilirdi Lion. Ama çocukluk arkadaşından hiçbir şeyi saklayamıyordu, hemen okumuştu yüzünü. “Haklısın Ryu, ne yaptığımı bilmiyorum ben. Ama eskisi gibi değil, ona emin olabilirsin. Daha yoğun, daha koyu, daha derin..”

Arkadaşına destek olmak omuzunu tutan melez genç “Hissedebiliyorum ve seni sonuna kadar destekliyorum” dedi. Kendisine de Ryu’nun içtiği çaydan isteyen Lion, düşüncelerinden biraz olsun kurtulmak için havuzun berrak suyuna bakarak daldı.

***

Derse doğru yönelen Ewon’u bir cep telefonu mesajı üniversitenin otoparkına yöneltmişti. Mesajın sonunda “acil” yazıyordu. Oraya vardığında gördüğü insan yüzündeki ifadeyi çirkinleştirdi. W, arabasının önüne yaslanmış bir şekilde Ewon’u bekliyordu.

Dişlerini gıcırdatarak “Demek o mesajı atan sendin pislik” dedi. W, arabasının anahtarlarını havaya atıp yakalamakla meşguldü. “Bendim tabi, o da yeni numaralarımdan biri. Hemen konuya girmemi mi istersin?”

Arkasını dönüp giden Ewon’u şu cümle durdurdu. “Ama bu konu Tae Sub’la ilgili” Hiddetle arkasını dönüp nefesini hissedecek kadar yakına geldi. Gözlerini devirerek “Seni parçalarım bu sefer, elimden kimse alamaz” dedi.

W için bu tehditler boştu. “Neden öyle diyorsun Ewon, bak sana yarın ne yapacağımı söyleyeyim. Tae Sub’la seni gördüm amfide. Ne konuştuğunuzu bilmiyorum ama onu nerden tanıdığımı söyleyebilirim. Geçmişte de bir kere karşılaşmıştık biliyorsun. Ajansın çıkışında seni bekliyordu. Ondan sonra adını öğrenmiştim. Yarın bir sohbet edelim istedim”

Elini yumruk yapıp havaya kaldıran Ewon zor duruyordu. Deli cesareti gösteren W ise “Patron bu yumruğun bedelini çok pis ödetir, bizim en büyük gelirimiz yüzümüzden geliyor bilirsin. Bu yüzden kasıklarıma da tekme atamazsın. Konuya dönersek, yarın Tae Sub ile ufak bir sohbet etmek istiyorum. Geçmişinin karanlık yüzlerinden birini anlatmak istiyorum ona. Ne dersin? Öğrendikten sonra sana yakın davranır mı?”

Ewon tamamen sinirle dolmuştu. Yumruğunu W’nun suratında patlatmak istiyordu. Patronun yapacaklarını bir an olsun düşünmedi, ama karşısındaki insana yumruk attıktan sonra artık onu durdurması imkansız olurdu. Anlattıklarından sonra ise Tae Sub’un ne tepki vereceğini bilmiyordu. Kendini zar zor zapt ederek “Karşılığını alırsın Ji Hoo. En basitinden annenin geldiğini biliyorum, gidip yarın biricik oğlunun hangi mesleği icra ettiğini bir bir söylerim”

Tehdidinin işe yaramasını umuyordu. Konuşmanın başlangıcından beri ilk defa W’nun suratında düşünceli bir hal ortaya çıkmıştı. Bir anlığına beliren bu durum hemen kaybolduktan sonra W arabasına bindi. Anahtarını çevirmeden önce düşmanının suratına bakarak “Sanırım her şey yarın belli olacak. Mutlu olmak senin hakkın değil, hak etmiyorsun” diyerek hızla gaza bastı.

Kendini yere atan Ewon’un aklında sadece bu densiz manyağın ne yapacağı geçiyordu. Tae Sub’un Lion’u kaybetme olasılığı olduğu gibi, onun da Tae’yi kaybetme ihtimali doğmuştu şimdi.

Bois – Scar

6. Bölümün Sonu..