Skip to content

Ölümcül Mavi – (One shot)

09 Nisan 2011

Blue – Cowboy Bebop

Ölümcül Mavi

Herkes mutlu olmayı hak eder mi sizce? Üç aya kadar bu sorunun cevabını “evet, hak eder” diye cevaplardım ama şu anda hissettiklerim tam tersi bir sözün ağzımdan çıkmasına neden oluyor. Evleneceğim gün ailemi kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu öğretti bana, acı acı ayakta durmayı, asla dizlerimin kırılmamasını… Hayatta en sevdiğim iki insanı kaybettim, genç yaşlarında gayet sağlıklıyken bu dünyadan göçüp gittiler.

Gözümde güneş gözlüğü ile nefret ettiğim gökyüzüne bakarken aklımdan geçenler sadece bunlardı. Seul’den nefret ediyordum. Aslında hayır, ben bu gökyüzünün gözüktüğü her yerden nefret ediyordum, kısaca dünyadan.

Ailemi kaybettikten sonra Tae Hoon ile düğünümüzü ertelemek zorunda kaldık. En güzel şarkıların çalıp oynayacağımız gün matem ile geçti, hemen akabinde ise ailemin soğuk toprak ile buluşturarak ebediyete yolladım. Beraber gelinliğimi denediğimiz zaman annem yanıma gelip “Bir melek gibi oldum Su Ae” demişti, son sözleri buydu. Babamı ise arabanın başında bana el sallarken görmüştüm. Dudaklarını okuduğumda “seni seviyorum” cümlesi ortaya çıkmıştı. Yaşama isteğimi alan arabayı gördüğümde koşup tekmeleye, yumruklar savunmaya başladım. Üzerimdeki gelinlik gözyaşlarımdan dolayı sanki sırılsıklam olmuştu. Haykırmak, çığlıklar savurmak, küfürler etmek istiyordum.

Sekiz yaşıma bastığım zaman ailem bende değişiklik olduğunu fark etti. Birden bire burnum kanamaya, karnıma ağrılar girmeye ve bayılmaya başlamıştım. Dışarı çıktığım zamanlarda hemen bayılıyordum ama akşamları bir şey olmuyordu. O yüzden diğer bütün çocuklar evlerindeyken ben annemin ve babamın elini tutarak “keyif yürüyüşü” adını verdiğimiz gezimizi yapıyorduk. Doktora gittiğimizde hiçbir sorun tespit edilemedi, karşımdaki beyaz sakallı adama göre ben sağlıklı bir çocuktum. Yine de emin olmak için ilaç yazmak istemişti. Cebinden çıkardığı mavi kalemini gördüğümde damla damla burnum kanamaya başladı. Hemen yanıma gelerek kontroller yapmaya başlamıştı, Alnıma, karnıma, yanaklarıma baktı. Tam o sırada titrek bir sesle “kalem” demiştim.

Doktor suratıma garip bir şekilde bakarak “Kalem? Bu kalem mi?” diyerek yeniden gözümün önüne getirdiğinde ise kanlar hızlandı. O sıradan hızlıca bilgisayarımın başına gitti ve aileme “Sanırım sorunun ne olduğunu” buldum dedi. Bulduğu sonuçları aileme anlatmaya başladığında söylediği o cümleleri hiç unutmadım.

“Kızınız halk arasında renk hastalığı denen bir rahatsızlığa sahip. Dünyada çok nadir görülen bu hastalığın oluşma olasılığı tıp dünyasında daha çözülemeyen esrarlı biri. Buna göre, rahatsızlığı olan kişiler herhangi bir renge bakamazlar. Gözleriyle temas halinde bulundukları zaman ise rahatsızlık gün yüzüne çıkar ve yavaş yavaş vücudu etkilemeye başlar. Bu o rengin büyüklüğüne göre bazen burun kanaması, bazen bayılma, bazen de…” Doktor yavaşça yutkunduğu sırada dışarı çıkmamı ve hemşirelerden birine benim ilgilenmesini söylememi rica etti. Kapıyı yavaş bir şekilde kapatmaya çalıştığım için ne dediğini duymuştum. “Bazen de ölüme yol açabilir”

İlk kez ölüm kelimeyle karşı karşıya geldiğim andı bu. Gözlerim sabit bir biçimde yere bakmaya başlamıştı o andan itibaren. Eğer kafamı kaldırıp mavi bir rengi görürsem öleceğini düşünmeye başladım. Gerçekten korkuyordum, savunmasızdım, ailem ise içerideydi. Dizlerimi ellerimle sardım ve sayıları saymaya başladım.

Ailem yanıma gelip eve gittikten sonra hastaneye çok daha sık uğramaya başladık. İlaçlar verildi, testler yapıldı ama biz çözümü olmadı. Mavi renge karşı bir hastalığım vardı artık.

Pencerenin önünde kahvemi yudumladığım zaman gözlüklerimle havaya baktım. “Senden nefret ediyorum gökyüzü” diye avazım çıktığı kadar bağırdım “Düğün günümde bile gözlük kullanmama neden oldun!” Lens kullanamıyordum, bu yüzden en büyük destekçim birden nişanlım Tae Hoon ve gözlüklerim olmuştu.

İlk tanıştığımız gün açıklamamı yaptığımda önce dalga geçtiğimi sanmıştı. Hatta bayağı bir gülmüştü, “Lenslerim çıkacak şimdi yerinden” bile demişti. Gerçek olduğunu anlaması için kotuna çıplak gözle bakmam yeterli olmuştu. Kanları silmek onun göreviydi ve o günden beri eksiksiz bir şekilde yerine getiriyordu. Benim gibi sorunlu birini sevmişti, aşık olmuştu, hatta evlilik teklifinde bulunmuştu. Şimdi ise beni evde bırakmanın azabını her gün yaşadığı gibi işine gitmişti.

Çocukken neden Şirinler’i izleyemediğini o zaman anlamıştım. Diğer insanları neşelendiren bu çizgi film, benim ölümün olabilirdi. Televizyonu izlerken gözlük kullanıyordum, evimizde mavi renk hiçbir şekilde bulunmuyordu. Bir keresinden Tae Hoon pazardan aldığı şeyleri buzdolabına yerleştirirken “İyi ki mavi sebze ve meyve yok. En azından bunun için seviniyorum” diyerek beni dudağımdan öpmüştü.

Adını bile duymaya dayanamıyordum. Küçüklüğünden beri beslediğim kim gece rüyalarıma bile konuk olmaya başlamıştı. Mavi canavarım bile vardı. Kabuslardaki başroldeydi, ben ise ilk ve tek ölen kişiydim. Denize girememek canımı yakıyordu, suyu ne kadar sevdiğimi çevremdeki herkes bilirdi. Gözlük kullansam bile en ufak bir hatada o derece büyük bir “maviliğin” sonum olacağını biliyordum.

Tae Hoon ile gittiğimiz davetlerde bana birinin mavi bir şey giydiğini söylediği anda o insandan anında soğuyordum. Böyle iğrenç bir renkte ne buluyorlar anlamıyordum. Kot giyen bütün gençler sanki ezeli düşmanımmış gibi geliyor. Polislere hiçbir şekilde güvenmiyordum, deniz beni yutmaya hazır büyük bir ağız gibi geliyordu.

Nişanlımı her daim yanımda istiyordum bugünlerde. Gerçekten birinin desteğine ihtiyacım vardı ve yıllardır beni hastalığımla çeken bu insanı seviyordum. Ona uzaktan bakmak bile mutlu ediyordu beni. Merdivenlerde ayak seslerini hemen tanıyordum ve kapımda karşılıyordum onu. Vaktimin çoğu evde geçtiği için harika yemek yapıyordum ve her daim yeniliklere açık bir insandım. Hayatta bağlanacağım tek yerdi, ben kendimi Tae hoon’a zincirlemiştim.

Bazen şakalaşıyoruz, ben onun yeşil lenslerini çıkartıp benim gibi gözlük takmasını istiyorum ama o bundan hiçbir şekilde vazgeçmiyor. Sanırım bu zamana kadar kıramadığım tek noktası bu olmuştu. Diğer dediğim her şeye “Peki sevgilim” diyen insan söz konusu lensleri olduğundan gıkını bile çıkarmıyordu. Acaba benim maviden nefret ettiğim gibi o da gözlüklerden nefret ediyor olabilir miydi?

Akşam olup kapının çalmasıyla beraber yerinden ışık hızıyla kalkarak nişanlımı karşılamaya geçtim. Kapıyı açtığım zaman sevimli bakışıyla bana “Ben geldim” dedi ve eve girdi. Gülüşüne karşılık vererek “Hoş geldin. Çantanı ve her gün getirmiş olduğun gibi bugün de unutmadığın şeyleri ver” diyerek ellerindeki dolulukları aldım. Bazen abur cubur, bazen içki, bazen de çeşitli yemişler getirirdi. Beni şımartmayı sevdiği her halinden belli oluyordu.

“İş yerinde vakit geçmek bilmedi Su Ae. Bir an önce seni görme ateşiyle yandım tutuştum dersem çok mu klişe bir adam olurum?” diye sesleniyordu bana banyoda elini yüzünü yıkarken.

“Tam aksine, aşık bir adam olursun” diye politik bir cevap vererek onu cesaretlendirdim. Ne de olsa birbirimizi seviyorduk ve her türlü aşk cümlesi bize mübahtı.

Yemek masasını hazırlarken gizlice gelip beni havaya kaldıracağının nereden bilebilirdim ki? Hafif bir çığlık atarak etrafımda dönmeye başladım. O kara günden sonra ilk defa bu kadar mutluydum. Hayat belki en değerli varlıklarımı elimden almıştı ama bir tanesi yanımdaydı. Ve sonsuza kadar yanımda kalacağına söz vermişti.

Yemek yedikten sonra vaktimiz konuşarak ve kitap okuyarak geçti. Beş yıl boyunca bir kere bile kavga etmememizi büyük başarı ve övünç kaynağı olarak görüyordum. Çevremize göre biz ideal çifttik ve birbirimiz için yaratılmıştık.

Saat on ikiye geldiğinde uykuyla savaşı daha fazla devam ettiremeyeceğimizi anlamıştık. Yatağımıza geçince “Düğünü daha fazla ertelemeden yapalım Tae Hoon. Sade bir tören olsa bile olur. Evli olmak istiyorum artık” dedim.

Işığı söndürdükten sonra lenslerini çıkarmak için banyoya geçmişti. Hafifçe gülerek “Neden olmasın? Bence de artık yapalım, çünkü sana eşim demek istiyorum” diye cevapladı. Bu cevap benim gece huzur dolu uyuyacağımın garantisi gibiydi. Bu mutlulukta kabusum beni bulamazdı.

İyi geceler öpücüğü verdikten sonra kendi rüyalar alemimize yolculuk yapmaya başladık. Her şey çok güzeldi, kendimi mutlu hissede hissede uykuya daldım.

Yatakta gözlerimi açtığımda saat 3:12’yi gösteriyordu. Vazonun yanındaki sürahiyi elime alarak bir bardak su doldurdum ve bir dikişte içtim. Yüzümü yıkamam gerekiyordu, derin uykudayken ne oldu da uyanmıştım? Kafamı buna yormak yerine yastığa gömmenin daha mantıklı olacağına karar verdim. Yatağa geri döndüğümde içimdeki şeytan sanki bana seslendi. Tae Hoon derin uykudaydı ve o sırada top patlasa duymayacak gibiydi. Kenardaki lambayı yaktım ve sevgilimin suratına doğru tuttum. Düşük ışıkta gözleri kamaşmamıştı bile. Sevdiğim insanın gerçek gözlerine bakmak istiyordum, lens konusunda atışmalarımız gerçekten fazlaydı ve gözlerine takıntılı olmuştum sanki. İçimdeki şeytana yenik düştüm ve uyanırsa bana ne kadar kızacağını bile bile ellerimi gözlerine doğru götürdüm. Göz kapaklarını tuttuğum gibi yavaşa yukarı kaldırdım.

İçimdeki şeytanın neden bunu istediği apaçık belliydi. Göz kapaklarını kaldırdığımda gördüğüm manzara ile resmen şok olmuştum. Olduğum yerde dondum kaldım, ellerim bile hareket etmiyordu. Tam o sırada burnumdan yavaş bir şekilde damla damla sıcak kanlar geceliğime akmaya başladı. Bunca yıldır deli gibi aşık olduğum insanın gözleri hayatta en nefret ettiğim şeyle kaplanmıştı: Mavi gözler!

Ellerimi hemen oradan çektim, boğulacak gibiydim. Apar topar, gürültü çıkartarak kendimi salona attım ve deli gibi oradan oraya gitmeye başladım. Mavi Tae Hoon’un gözlerini hapsetmişti. Hem de hiçbir şekilde çıkmayacak cinsten. Böyle yapay yollarla gözlerini kapatıyordu. İlk buluşmamızda da lens takıyordu ama sonradan bana söyleyebilirdi. Beş yıl boyunca bir kez bile bahsetmedi, lenslerini yanımda neden çıkarmadığını şimdi anlıyordum.

O mavi, lanetli gözlere bir daha bakamazdım. Lens takılı olsa bile bakamazdım, artık gerçeği biliyordum. Sevdiği insana bile bakamayan acizi teki olmuştum birden. İçimdeki şeytana bildiğim en ağır küfürleri ettim, ben hiçbir şeyden habersizken çok daha mutluydum. Tae Hoon’a olan sevgim ne olacaktı? Onu eskisi gibi sevebiliyordum, böyle bir “kusuru” görmezden gelebilir miydim? Koltuktaki yastığa sarılarak ağlamaya başladı. Burnumdaki kanlar kurumuştu, elbise kırmızı ile resmen dans ediyordu ve ben bir yastığa sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Bu “sonun” başlangıcı mıydı?

Son

Not: Ben Ölümcül Mavi’yi lisede yazıp yarışmaya yollamıştım. İl birinciliği ödülünü getirmişti bana, en önemli kıstas olarak farklılığının avantajını çok iyi kullanmışsın demişlerdi. Şimdi isimleri Korece yaparak buraya ekledim. Bunları not düşmek istedim.

Lee

Reklamlar
7 Yorum leave one →
  1. 09 Nisan 2011 15:29

    Vay be! Ne güzeldi öyle. Gerçekten de farklı bir konu farklı bir yaklaşım. Kısa film olsa keşke bu hikaye. Çok beğendim. Ödülü haketmiş:) Tebrikler^^

    • 11 Mayıs 2011 22:57

      Teşekkür ederim, aslında zamanında RTS de okuyan arkadaşlardan biri istemişti ama ben nedense burun kıvırmıştım 🙂

  2. koredelisi permalink
    10 Nisan 2011 17:20

    Vay canına gerçekten çok ilginçmiş! Bir solukta okudum resmen… Yalnız bu hikayeyi yazarkenki ruh halini merak ettim şimdi, sen mavi rengini severmisin? Yoksa o an için mavini şanssızlığımı?
    Dünyada böyle bir hastalık varmı merak ettim şimdi, güneşe bakamayanı biliyorum ama renkler… Ya cidden çok kötü bir durum!
    Bu arada tebrik ederim çingu cidden haketmiş hikayen ödülü;)

    • 11 Mayıs 2011 22:58

      Mavi rengini ben çok severim Koredelisi. Mavinin şanssızlığı ve bolluğu diyorum bu hikaye için 🙂

      Bu kadar ileri düzeyi yok, çok daha hafif bir versiyonu var. Ben hikayem için hastalığı ilerletmitşim 🙂

      Teşekkürler diyorum^^

  3. bures_mi permalink
    15 Nisan 2011 17:58

    Hikayenin birincilik almasına şaşmamalı:)Gerçekten ilginç bir konu bulmuşsun.Hikayenin her yerinden farklılık akıyor.Nereden bakarsan bak her daim genişletilebilecek bir hikaye.Sınırı yok sevdim.Tam üç noktalık bir hikaye nasıl bitirirsen bitir.Seçeneği bol.Kız sevdiği adamın gözlerinin ne renk olduğunu öğrendi acaba bundan sonra ne gibi bir tepki verir?Herhalde kolayı seçip ayrılmaya karar vermez değil mi?Eğer böyle gelişirse yazık olur.Diğer yazdıklarını da okudum.Sende yazarlık ışığı görüyorum.Kendini aştığını düşündüğün an kitap çıkarabilecek bir kapasiteye sahipsin:)Günün birinde böyle birşey olursa elden imzalı kitabımızı isteyebiliriz değil mi;)

    • 11 Mayıs 2011 22:59

      Değişik şeyleri, farklılığı gerçekten seviyorum.
      Daha sonraki tepkiyi okuyuculara bırakmak istedim. Bir nevi herkes bütün seçenekler hakkında raatça düşünebilir, açık kapı olayını one shotlarda seviyorum sanırım 🙂
      Teşekkürler bures, ileride bakalım neler olur. Eğer ki kitabım basılırsa burada söz vereyim, imzalı bir tane yollayacağım sana hehe 🙂

  4. 04 Haziran 2011 00:56

    değişik hikayelerin adamısın sanırım 🙂
    gerçekten çok beğendim. ayrıca birinciliği haketmiş olduğunu ben de düşünüyorum 😀 bu arada uzun soluklu hikayene de başladım 7. bölümü okudum en son ama yorumumu 9. bölümün altına yazmayı düşünüyorum 😀
    tebrikler 😀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: