Skip to content

Son Görüşte Aşk | 1. Bölüm

12 Mayıs 2012

rainbow_stars_by_lieveheersbeestje-d4zk9q1

1. Bölüm

Başlangıç Çizgisi

Daichi no la-li-la

Yonsei’nin yanında bulunan Bamboo Cafe üniversite öğrencilerinin uğrak mekanlarından biriydi. Öğrenciler bu kafede yaştaşlarıyla sosyalleşme olanağı buluyordu. Kafenin "öğrenci duvarı" denilen kısmında ise ev arayan kişilerin, 2. el eşya satmak isteyen öğrencilerin ilanları vardı.

Jin ağır adımlarla kafenin ahşap merdivenlerini çıkıyordu. Kendine güveninin bir göstergesi olan o sert bakışı yüzündeydi. Günü güzel geçmiş olmalıydı. Yoksa bu bakışa sahip olmazdı. Jin’in bu bakışını görmek nadir bir olaydı.

 

Kafenin kapısını açıp etrafına şöyle bir baktı. "Yine mi aynı insanlar yahu?" diye düşündü. Farklılıkları seven biriydi Jin. Biri bu düşüncelerini okusa direk "Madem aynı kişileri görmekten sıkıldın, o zaman neden hep aynı kafeye geliyorsun?" diye sorardı.

Jin öğrenci duvarına doğru yöneldi. Abercrombie & Fitch tişörtü kollarının kaslarını belirgin bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Ara sıra gösteriş yapmak iyidir diye düşünmüş olmalıydı.

Öğrenci duvarındaki ev ilanlarına bakarken bir ilan ilgisini çekti. 4 + 1 190 metrekare ev için 300.000 Won isteniyordu. ( 300.000 W: 300 TL diye alabiliriz. ) Bu kadar geniş bir ev için neden böyle ucuz bir fiyat isteniyordu. Evin resmini de gördükten sonra merak iyiden iyiye kafasını kamçılamaya başlamıştı.

Itaewon’daki evi görmeye giden Jin ev sahibinde iyi bir izlenim bırakacağına emindi. 2 katlı müstakil ev oldukça güzel gözüküyordu. Bahçesindenki leylaklar ve mimozalar bir harikaydı. Jin’in o anda tek düşüncesi ev sahibinin kız çıkmamasıydı. İlanda telefon numarası vardı; ama böyle çok güzel bir evi kaçırmak istemiyordu. Daha iyi bir etki bırakmak için telefon etmeden ilandaki adrese gelmişti.

Kapıya doğru emin adımlarla giderken esprili mi olsam yoksa ciddi mi olsam diye ikilemde kaldı Jin. Zili çaldı; saçıyla oynamayı kesti.

Kapı açıldığından karşısında bornozla duran yaşıtı bir çocuk vardı. Tanrıya şükür erkekmiş dedi Jin. Vücuduna bakarak keşke erkek isteğim bu kadar belli edilmeseydi diye düşündü.

Çocuk sert bir ses tonuyla "Ne var?" dedi. "Ev için gelmiştim" sözleri çıktı ağzından. "Telefon diye bir şey icat edildi değil mi?" dediği sırada Jin afalladı. Ne bu asabiyet, neden birden çıkıştı diye düşündü.

"Şahsen gelmek istedim. Daha iyi bir etki bırakabilmek için" diyerek üste çıkmaya çalıştı Jin. Çocuk derin bir nefes alarak "O zaman bıraktığın etkinin sonuçlarını görmek ister misin?" diye sordu. Jin "Tabiki de" diye cevapladı.

Soruyu cevaplar cevaplamaz kapı suratına "Şakk" diye kapandı. Bıraktığı etkinin sonucu buydu.

Ve Jin, Lee ile böyle tanışmış oldu.

***

Sarang Hae Yo

Seul Belediye Binası şehrin merkezinde bulunan devasa bir yapıdır. Önündeki havuzda hafta onları aileleriyle gelen çocuklar eğlenceli saatler yaşarlar. Belediye Binası’nın çevresi tamamen eğlence için yapılmış yerlerden oluşmaktadır. Çeşit çeşit süs havuzları, piknik için ideal yemyeşil parklar, ateri ve karaoke salonları, manhwa ve manga cafeleri, bowling salonları.. 24 saatin yetmediği yerlerdendir burası.

Lee aceleyle Belediye binasındaki işlerini halletti biraz dinlenmek için Kwang-na parkına yöneldi. Amacı en sevdiği dondurma olan kivili-limonlu dondurmadan alıp güneşin tadını doyasıya çıkarmaktı.

Elinde belgeleri, sırtında çantası ve kulağındaki kulaklıkta çalıp ona eşlik eden Wonders Girls – So Hot ile yolda emin adımlarla yürüyordu Lee. Bronz teki güneşte parlayınca yoldakilerin dikkatini çekiyordu. Bir insanın dönüp dönüp bakacağı tipte biriydi Lee. Keskin bakışlı gözleri ve kısacık saçlarıyla karşısındaki çabucak etkileyebilirdi.

Dondurmacıdan dondurmasını aldı, parasını ödedi ve karşı tarafta yer alan parka doğru adımlarını çevirdi. Trafik lambasının kırmızı olmasını bekliyordu.

24, 23, 22, 21, 20..

Geriye doğru sayıları sayarken 20’de birden aklına bugün evine gelen çocuk gelmişti.

Kendisinden bir kaç santim uzundu. Yakışıklıydı biriydi. O sırada dondurmasının eridiğini fark etti, eriyen kısmını yaladı. Kendisinden böyle bahsetmesine rağmen Lee çocuğa sinir olmuştu. Telefon etmek bu kadar mı zordu? İnsan bir arar önce di mi? Ne bu patavatsızlık diye düşündü.

Sonra çocuğun sözleri aklına geldi: “Daha iyi bir etki bırakabilmek için bizzat geldim”

"Peh" dedi Lee. Çocuğun "Daha iyi bir etki bırakabilmek için kendimi de teslim edebilirim" gibi bir cümleyi bile kurabileceğini düşündü. Isınamamıştı ona. Belki kendisi de suçluydu, bir sinirle çocuğun suratına kapıyı kapatmıştı.

Tek neden çocuğun patavatsızlığı değildi. 2 Gün önce Itaewon’un ünlü barlarından birinde yaşadığı bir olay vardı Lee’nin. O olaydan sonra çevresindekilere daha bir değişik bakar olmuştu. İnsanları güvensizliği ya da yalancılığıyla daha çok ilgilenir olmuştu.

"Karşıma hiç düzgün insan çıkmayacak mı" diye kendi kendine hayıflanmıştı o gece yatağında Lee.

Parka geldiğinde her zaman oturmuş olduğu havuz kenarındaki bankın boş olduğu görüp sevindi. Hemen banka kuruldu, gelirken evinin oradaki pastaneden aldığı grissinileri çıkardı.

"Ah işte buna keyif derler, huzur derler" diye söylendi.

Grissini’den bir parçayı tam ısırmıştı ki karşısında onu gördü. Takip mi etmişti kendisini? Yoksa yine başının etini mi yiyecekti? Lee’nin aklına takılan biri vardı zaten, acaba bu çocuğunda aklına kendisi mi takılmıştı?

Aynı dakikalarda

Jin umarsızca etrafta dolanıp duruyordu. Aklına bu Salı gününde yapacak hiç bir şey gelmiyordu. Bir an önce ev bulmalıydı, zira okulun açılmasına 12 gün kalmıştı. Aradığı çoğu ev çoktan tutulmuştu.

Artık 3. sınıftı ve yurtta sürünmekten kurtulmalıydı. Evim diyebileceğim bir yere ihtiyacım var diye düşünüp duruyordu son zamanlarda.

Bu düşüncelerle birlikte aklına bugünkü kişi geldi.

"Ah ne sinir bozucu biriydi. Aptal insan. Ben bütün iyi niyetimle bizzat gelmişim kapının önüne, pisliğin bana yaptığı muameleye bak"

Sinirliydi, yatışması gerekiyordu. Her zaman sakinleşmek istediğinde yaptığı şeyi yapmak istiyordu yine: Kwang-san parkındaki havuzda yaşayan ördekleri beslemek..

Parka 2 dakika mesafe uzaklıktaydı zaten. Parkın önünde geldiğinde hemen oradaki dükkanlardan birinden yem aldı; parka girdi. Havuz başına doğru yöneldiğinde serap gördüğünü sandı.

Aynı gün içerisinde 2. kez o çocuğu görüyordu yine. Koskoca Seul’de dondurma yalayacak başka mekanın mı yoktu serseri diye düşündü, sonra çocuğun yüzüne bakarak yalancıktan gülümsedi.

10 dakika sonra

Lee ördekleri beslemiş Lee’de dondurmasını bitirmişti. 2 gencinde birbirlerinin akıllarından neler geçtiklerine dair en ufak bir düşünceleri dahi yoktu. Bu sessizliği Lee bozdu.

"Bakıyorum da bu koca şehirde daha da karşılaşacağız sanırım bu gidişle"

"Sanıyorum öyle olacak. Her ne kadar istesem de böyle bir şeyi.

"Haklısın. Ama ünlü bir söz vardır "adın her neyse" En çok görmek istemediklerini görürsün diye"

"Öncelikle adım Jin "adın her neyse 2" Ve buraya tamamen tesadüf eseri geldim. Ördekleri beslemek rahatlamamı sağlıyor"

"Benim adım da Lee. Demek öyle. Bugün yaptığım o davranıştan sonra beni burada gördüğünde üzerime çuvallanırsın diye düşünmüştüm halbuki"

"Medeniliğimi göstereyim dedim senin tam aksine. O, o grissini mi?"

"Hayır lolipop o. Neye benziyor sence. Bingo. Grissini"

"Hem de Felta’dan almışsın"

"Ee. Ne olmuş yani alamaz mıyım. Felta’nın yasaklı listesinde miyim?"

"O anlamda demedim be. 2 dakika bir dinlesen ölürsün zaten. Ben de Felta’ya giderim. Oranın grissinilerine bayılıyorum ben de"

"Ahh!! O zaman evlen benimle Jin. Ne kadar çok ortak yönümüz var. Hem eve de kira vermek zorunda bile kalmazsın artık haha"

"Şakacı şey seni. Dalganı geç sen. Zaten ukala biri olduğun uzaktan hemen anlaşılıyor. Kokusu senden önce ulaşıyor hemen"

"Bak bak bak. Ufaktan lafta sokarmış. Laf sokmalarını bir yana bırakıp, yanımdan ne zaman uzaklaşacağını söylesen keşke. Pek bir mesut olurdum hani"

"Şu ev konusunu adam akıllı konuşamaz mıyız? Sen ev arkadaşı arıyorsun, ben de ev. E daha ne o zaman?"

"Belli kriterlerim var Jin. Hangi üniversitede okuyorsun mesela?”

"Yonsei’de 3. sınıfım. Psikoloji okuyorum"

"Hmm güzelmiş. Bizim okulun en büyük rakibi hem"

"Seul’desin o zaman” dedi Jin.

"Aynen öyle. Madem konuşmak istiyorsun konuşalım o zaman. Ama oturmaktan sıkıldım, belediye binasında son bir işim kaldı. Oraya kadar yürüyüp konuşalım ne dersin?"

"Bana uyar Lee. Hadi gidelim"

2 genç belediye binasına doğru yol alıp ev hakkında konuşmaya başladılar. Ev arkadaşı olacaklar mıydı acaba. Olsalar bile onların Itaewon’daki o evde neler bekliyordu.

15 dakika sonra

Ev hakkında konuşan gençlerin anlaşıp anlaşmadıkları hala meçhuldü. Ev konuşması bitmiş yerine güncel sorunlarla ilgili çeşitli sorular gelmişti. Lee’nin son işini halletmesine 5 dakika kalmıştı. Zira 5 dakika sonra öğle tatili bitiyordu ve ilk numara Lee’ye aitti.

Belediye binasının meşhur büyük havuzunun kenarına gelen 2 genç hararetli bir tartışma içerisindeydi. Lee insanların iyi yaşamalarının tamamen kendilerine bağlı olduğunu, devletin sadece yan aracı olarak yer aldığını savunurken Jin; insanların yan aracı olduğunu ve devletin onların yaşamlarını iyi veya kötü yönde yönlendirdiğini savunuyordu.

Lee de Jin de ortak bir payda da buluşamıyorlardı.

"Hayır anlamıyorum yani Lee. Devlet yardımları nasıl yan aracı olabilir ki? Nasıl senin gözünü böyle bağlamışlar. Basbayağı belli olan bir şeyin tam zıttını nasıl böyle körü körüne savunabiliyorsun. Çok anlamsız, çok gereksiz" diye söylendi Jin.

Lee içinden "Demek anlamsız ve gereksiz ha" diye söylendi.

Havuz kenarından yürümeye başlarlarken Lee "Biliyor musun Jin, onca gereksiz ve anlamsız söylemlerinden sonra şu anda yapacağım/diyeceğim son şey çok anlamlı olacak bence" dedi.

Jin birazcık şaşkın bir yüz ifadesi takınarak "O nedir ki" diye sordu.

Sinsice gülen Lee "Hasta la vista" diyerek Gong’u havuza itti.

Dengesini tamamen kaybeden Jin sırt üstü havuza çakıldı.

Havuzda sırılsıklam olduktan sonra "Leeeee!! Seni piç. Bunu sana ödeteceğim. Lanet olasıca. Hadım edeceğim seni. Hayalarından tutup duvara asacağım. Adi herif!!!!" diye bağırıyordu.

Lee ise uzun zamandır böyle içten gülmemişti.

***

Michiyuki

Bu sırada Jen Ma ile Ewon Yong Belediye Binası’nın çevresindeki yürüyüş yolunda kağıt helva yiyerek koyu bir sohbete dalıp yürüyorlardı.

"Jen yapma böyle. Sana diyorum süper birisiydi. Kafayı yiyorum 2 gündür uyuyamıyorum, yemek yiyemiyorum. Anla beni lütfen"

"Hayır anlamıyorum Ewon. Yine ben, kandırıyorsun buna eminim. En son birini çok beğendiğini söyleyip bana gösterdiğinde 130 kiloluk bir travesti çıkmıştı karşıma. Bu saçma laflarını ve esprilerini kendine sakla"

"Ciddiyim bu sefer. Öyle böyle değil. Kağıt helvayı bile tehdidin yüzünden yiyorum şu anda. İçimden gelmiyor hiç bir şekilde. Bu kağıt helvayı büyük bir keyifle yemezsen Felta’da seni maskot yaparım diye tehdit ettim Daha ne yapayım"

"Haha senden de süper Tavşan olur hani. Kaslı tavşanım benim. Hadi bitir kağıt helvanı da havuzun oraya gidip ayaklarımızı serinletelim"

"Hala çocuksun var ya. Ayak serinletip ne yapacaksın o zaman. Ayak fetişi bir koca bulursun belki de kurtuluruz. Ahh tamam vurma yahu şakaydı"

Abla kardeş (aralarında bir yaş olmasına rağmen Ewon sinir etmek için Jen Ma’ya ara sıra abla der) havuzun kenarındaki yolun başına geldiğinde havuzda birinin olduğunu gördü.

Havuzdaki adam çıkıp mermere oturunca Ewon şaşkınlığını gizleyemedi.

Sadece "Bu o" diyebildi.

O sırada Ewon’un şaşkınlıkla karışık bir mutluluk yaşıyordu. Gözlerinin içi gülüyordu.

"Buldum seni. Buldum!!"

O anda Jen Ma’ya bahane bulması gerektiğini düşündü.

Ne olursa olsun onu kaybetmek istemiyordu bir daha. Bu yüzden de onu takip edecekti.

Ewon’un da dahil olacağı bir hayat başlıyordu.

Geriye sadece Jen Ma’nın katılması lazımdı.

1. bölümün sonu..

Not: Uzun süre önce yazmıştık, ben de ekleme yapmak istemedim ilk bölüme.

Artık 2. bölümden sonra biraz ekleme yaparım.

Reklamlar

Son Görüşte Aşk (Bir hikaye daha)

11 Mayıs 2012

 

Hemen konuya giriyorum. Ufak bilgilendirmeler yapayım sizin için. Mis gibi bir hikayemiz daha var. Aslında bu benim 2010’un başında yazmaya başladığım bir hikayeydi. Bir arkadaşım ile beraber başlamıştık ama sonra onun işleri çıkmıştı. Ben de yeniden beraber yazmaya karar verene kadar devam etmedim. Ama bir türlü olmadı, bugün de bilgisayarda tesadüfen gördüm hikayeyi, aklımdan çıkmış tamamen. O yüzden bunu bitirmeye karar verdim. Hali hazırda 4 bölüm var zaten, ben artık kaç bölüm daha eklerim bilmiyorum. Ama eğleneceğinizi ve beğeneceğinizi düşünüyorum.

Adı: Son Görüşte Aşk

Türü: Romantik, komedi

Bölüm: Belirsiz..

***

Karakterler

Kim Jin Hae (G-Dragon)

20 yaşında.

Yonsei Üniversite’si Psikoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisi.

Ev Arkadaşı Lee ile beraber Seul merkezde kalıyor.

En sevdiğim şey grissini yemek.

Kore yemeklerine düşkün. İçmeyi seven bir yapısı var.

Her gün elmalı soda ve İngiliz keki (ve tabi grissini) yemeden duramıyor.

Atak bir insan. İnsan ilişkileri ve insan psikolojisi konusunda uzman.

Nerede nasıl davranılması gerektiğini iyi biliyor.

Yılanlardan feci derecede çekiniyor. Bu korkusunu yenmek için Gwacheon’daki Seul Hayvanat Bahçesi’nde her ayın son Pazarı yılanları ziyaret ediyor. (Takviminde o günler lanetli günler diye işaretli)

Yılan korkusunu yenmesinin altında küçüklüğünde birine verdiği bir söz var.

Lee Han Do (Lee Min Ho)

Jin’in ev arkadaşı.

Boy 182 Kilo 71

Seul National Üniversitesi’nde Fizik bölümü 3. sınıf öğrencisi.

20 yaşında.

Zevk aldığı en büyük şey başkalarını üstün bilgisiyle ezmek.

Jin’e sürekli laf sokan bir yapısı var. Ama bunu sevdiğinden yapıyor.

Aşka ve aşık olmaya inanmıyor.

Aşkla ilgili cümlelerinin sonu gelmez. Gerçekten aşık olan bir insanı bile aşktan soğutabilir.

Zeki olmasının getirdiği kötü özelliklerinden birisi kibirli olması. Ama Lee bunun farkında ve sadece sevmediği kişilere kibirli davranıyor.

Jin’i ise deli etmeyi sevdiği için ona öyle davranıyor.

Kötü özelliği kafasına estiğini yapması. Canı sıkıldığında bir de bakmışsınız ki Lee Busan’da sörf yapıyor; Jeju’da balık avlıyor.

Cha Jen Ma (Shin Min Ah)

Hikayede esas kızımız.

Boy 1.72 Kilo 56

Seul National Üniversitesi Tarih Bölümü 2. sınıf öğrencisi

20 yaşında

Part-time olarak Seul merkezde Felta Bakery & Grissinini’de çalışmakta.

Çok atak ve konuşkan bir kız.

Doğru bulduğu bir şeyi saatlerce savunabilir.

Hayallerini gerçekleştirmek en büyük dileği. Bu yolda karşısına çıkanları ezmekten geri kalmaz.

Grissini dükkanında çalışmasının bir nedeni var. Orada çalışmaktan nefret ediyor. Ama kendini alıkoyamıyor bir türlü.

Güçlü karakterli bir kişiliğe sahip. Ama hikayede tek bir zayıf yönü var ve bu zayıf yönünden dolayı evdeki boy aynasında sürekli kendisiyle konuşup kendisine hakaret etmekte.

Cha Ewon Yong (Kim Soo Hyun)

Jen Ma’nın kardeşi.

18 yaşında.

Yonsei Üniversitesi Beden Eğitimi 1. sınıf öğrencisi.

Kendisi biseksüel.

Uçuk kaçık bir karaktere sahip.

Boy 184 Kilo 74

Kendisine ve vücuduna çok güvendiği için gittiği her yerde ilgi odağı olmayı seviyor.

Kızları da, erkekleri de baştan çıkarmak en büyük zevki.

Uzun süredir hoşlandığı biri var. Ama hoşlandığı kişi kendisinin farkında değil. Bu yüzden de bu tür davranışlar sergiliyor.

Ablasıyla arası gayet iyi. Ablasına takılmaktan hoşlanıyor.

***

Karakterlerimiz de kısaca böyle.

Hikayeyi ufaktan da olsa bir giriş yapmış bulunmaktayız. Şimdi aklınızdaki sorulara cevap verebilirim. Yazdıklarıma bakın ve varsa sorularınız lütfen sorun.

TANITIMLAR

1. Tanıtım: Jin

12 Temmuz 2010
Üniversite bambaşka bir dünya.
Gerçekleştirilecek hayallere bir adım daha yaklaşma. Son radde.
Yeni bir çevre, yeni bir çehre.
Liseden sonra inanılmaz bir level atlama gibi.
İnsanın büyüdüğünü hissetmesi, olgunluğa erişmesi.
İçindeki çocuğun yanında yeni yeni filizlenen bir yetişkinin yer alması.
Gunsan’dan sonra Seul’ün büyüleyici havası.
18 yaşındaki Jin’in Yonsei Üniversitesi ana kapısındaki banklarda günlüğüne yazdığı satırlardı bunlar.
Bu üniversite ve bu üniversitenin çevresi hayatını tamamiyle değişecekti.
Gunsan’dan gelen Yoo’nun hayatındaki değişim 5 km ile mi sınırlı kalacaktı?
Yoksa küçükken söz verdiği gibi ucu bucağı olmayan bir hayata mı kucak açacaktı?

2. Tanıtım: Lee

Fizyolojik olarak kan basıncını artırması ve adrenalin salgılaması aşkın belki bir belirtisi olabilir. Ama bunları bir insana hissettirecek kişi bence başka bir insan olamaz. İnsan gibi hem en akıllı, hem de en salak olan varlığın bu tarz ulvi hisleri başka birine hissettirmesi olağan dışı bir durum.

Aşka bakış açılarımdan sadece biri bu.

 

3. Tanıtım: Jen Ma

Kendi çıkarım için her şeyi ezmeye hazırım. İnsanların bana neler yapacağımı söylemesine asla izin vermem. Benim dediklerimin insanlar tarafından yapılmasıdır beni mutlu eden. Aşk gibi insanı zayıflatan bir duyguyu besliyor olamam. Bu dünyada güçlü kalmak için insanların bütün duygulardan kendilerini arındırmaları gerek.

Egoist olabilirim ama bu benim hayatım ve bir kez yaşayacağım. Dolayısıyla elimden gelenin en iyisini yapıp, yaşamaya çalışıyorum.

Ama o.. Ah o.. Onu her gördüğümde kendimi aptal aşık kızlar gibi hissediyorum. Benliğimin elimden alındığını düşünüyorum. Bu dükkana gelmemesini, bana güler yüzüyle günaydın dememesini istiyorum. Ama gece yatağa yatarken de, sabah uyandığımda da ilk olarak aklıma hep "o" geliyor.

"O" benim hayatımın tamamen değişmesine değer mi?

4. Tanıtım: Ewon

Bir anda karşıma çıktı. Beni 2 kız ve 1 erkekle gördü. Kızlardan birine elimle içki içiriyordum, diğer kız ellerini ipek gömleğimin içerisinde gezdiriyordu. Erkeğe ise şehvet dolu gözlerle bakıyordum.Hayatı boyunca aşka – hele hele yıldırım aşkına – hiç inanmayan ben, gördüğümün saniyesinde vurulduğum insanı böyle bir sahne içerisinde hayatıma soktum. Kaçınız yıldırım aşkını böyle bir ortamda gördü? Daha doğrusu kaçınız yıldırım aşkı dediğiniz kişiyi görme şansına sahip oldu? Şanslı insanlardan mıyım? Yarı yarıya diyelim.
O sahneyi hiç bir zaman bana "unutturmadı." Ben de onu hiç bir zaman "unutamadım."
Bu benim hayatımda yediğim tek "tokattı". Ve beni oldukça derinden, en hassas yerimden vurmuştu.

 

Yakında, burada..

Tutkulu İlişkiler Çıkmazı – 13. Bölüm

14 Şubat 2012

12. bölüm ile bu bölüm arasında bayağı vakit var. O yüzden 12. bölümü okumak isterseniz önce buradan veya buradan okuyabilirsiniz.

13. Bölüm

Bazıları kurşun asker, yakıp yıkıp esmek ister..

Tae Sub ne yapacağını bilmiyordu. İlk tanıştıkları günden beri Ewon bir gün hayatında giderse neler hissedeceğini kestirememişti. Şu an bir boşluğa düşmüş gibiydi. Gözleri pür dikkat kağıda odaklanmış, “ben senin hayatından gittim oğlum” cümlesine takılı kalmıştı. Aslında rahatlaması gerekmiyor muydu? Ewon sonunda kendisini rahat bırakmıştı. Artık Lion ile doya doya ilişkilerini hiçbir sorun olmadan yaşayabilirlerdi. Ama bu yanlıştı, bu durum Tae Sub’a göre çok yanlıştı. Onu bulmalıydı, bulup konuşmalı ve geri dönmesi için ikna etmeliydi. Kafasında 40 tilki dönerken kağıdı buruşturup cebine soktu. Daha sonra ise Lion’a “çok acil bir işim çıktı” diye mesaj atarak evine doğru yola çıktı. Bilgisayarında Ewon’la ilgili şeyleri araştırmalıydı. Bilgiler, Facebook, Me2Day, Twitter profili, çektirdikleri fotoğraflar. Bunların arasında nereye gittiğine dair bir ipucu bulacağını düşünüyordu. “Neden aklım şu anda tamamen onunla dolu?” diye sordu takside evine giderken. Tae Sub’a Ewon geri döndürmeye mi gidiyordu, yoksa kendini ona yeniden kabul ettirmeye mi? Bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.

***

Block B – NanlinA

“Senin ağzına sıçacağım Ji Hoo. Seni lime lime edeceğim. O suratına çarpan topuğu kırıp gırtlağına sokacağım. Yakaladığım anda bittin sen!!!”

Mi Na bas bas bağırdıktan ve küfürler savurduktan sonra telefonu kapattı. Şu anda inanılmaz sinirliydi. Ga In en yakın arkadaşını daha önce hiç böyle görmemişti. Mi Na’yı Ji hoo’dan mesaj geldikten sonra arkadaşının evine uğramış ve onu geçen sene kıran kırana geçen bir açık artırmadan aldığı Çin işi vazoyu kırmak üzereyken yakalamıştı. “Onun kafasında kırmalıyım bu vazoyu, şimdilik dursun” demişti genç kız.

Ga In getirdiği iki poşet dolusu dondurmadan bir tanesini çıkartıp masaya koydu, kalanını buzdolabına yerleştirdi. “Otur ve beni dinle şimdi” dedi Mi Na’ya.

“Ne kadar sinirli olduğunu tahmin bile edemem. Ama sen demedin mi günün birinde böyle birisi veya birileri karşıma çıkacak diye. Hazırlıksız yakalandın, erken buldu seni biliyorum ama Ji Hoo’nun suçu yok”

Mi Na Ga In’in sözünü kesit. “Onu mu tutuyorsun şu anda yoksa beni mi?”

“Kimseyi tutmuyorum yahu” dedi Ga In. “Ben doğru olanı konuşuyorum sadece. O çocuk senin için eskortluğu bırakmadı mı? Günde 1.000 dolar bile kazanıyorken senden hoşlandığını söyleyerek her şeyi elinin tersiyle itmedi mi? Geçmişini böyle unutamazsın, geçmişinden kurtulamazsın Mi Na. Kurtulma imkanı olsaydı inan ilk ben denerdim. Baksana şu halime, sefil bir durumdayım. Resmen aşk dörtgeni yaşıyorum. Ewon ne diyordu Tae Sub’un fotoğrafına bakıp biliyor musun? Yüzümdeki çizgilerin bile adı sen diyordu. Biseksüel olduğu halde yüzünü bana çevirtemedik. Yattık hatta biliyor musun” dedi.

Ga In bu şekilde Mi Na’nın kendi dertlerini unutacağını biliyordu. Çünkü en yakın arkadaşını çok iyi biliyordu. Mi Na’nın gözleri faltaşı gibi açıldı “Ne yaptınız, ne yaptınız? İnanmıyorum sana, yapmış olamazsın bunu Ga In” dedi. Ağzı bir karış açılmıştı.

Genç kız kafasını yaptık anlamında salladı ve konuşmaya başladı “Ayrıca hiç pişman değilim. Teni ilk tenime değdi, etini, nefesini, ruhunu, bedenini dakikalarca ele geçirdim. Arzum belki daha da arttı ama aynı zamanda da huzura kavuştu. Ama ben şunu anladım Mi Na. Ewon bana veya başkalarına ne kadar mavi boncuk dağıtırsa dağıtsın onun aklı Tae Sub’ta. Unutmak için o kadar çabalıyor ki görmen lazım. Boynun bükük, kanadım kırık ama mutlu olmaya çalışıyorum. Benim durumumun yanında sen dert ettiğin şeye bak. Ji hoo senden hoşlanıyor”

Ga In içinde her şeyi az da olsa dökmeye çalışmıştı. Bu durumun arkadaşını olumlu etkileyeceğini biliyordu. Gerçekten de öyle olmuştu. Mi Na şimdi “Fazla abarttım galiba” dedi. “Ama kavgayı görmeliydin, bana dediklerini duymalıydın. Saç saça baş başa girdik resmen”

Arkadaşı gülüyordu. Mi Na’nin içinde hep kavgacı bir yapı olduğunu biliyordu. Lisedeki büyük çete kavgasından sonra onu ilk defa böyle görüyordu. Yüzünde ve kollarında çizik izleri vardı ama geçemeyecek gibi değildi. Mi Na telefonunun mesaj bölümüne girerek Ji Hoo’ya mesaj atmaya karar verdi. “Görüşmemiz lazım. Bu akşam, aynı yerde” yazdı ve yolladı. Sonra arkadaşına dönerek “Hadi dondurmalarımıza dalalım” dedi.

***

Lion bir gece önce Tae Sub’un neden kendisini aniden terk ettiğini merak ediyordu. Acil bir işim çıktı demişti ama sonra geri dönmemişti. 12 sefer aradığı halde telefonlarına cevap vermiyordu. Ama ona güveni tamdı, o yüzden içi rahattı. Evinde kahvesini içerken gelecek için hayaller kuruyordu. Bu evi çok seviyordu ama ailesi geldiği zaman rahat edemezlerdi. Bu yüzden bugün emlakçıya gidip Tae Sub ve kendisi için Han nehrine bakan güzel ve şirin bir ev tutacaktı. Tae Sub ile beraber yaşamak istiyordu, bunu her şeyden çok istiyordu.

Kahvaltısını bitirdikten sonra biraz yüzmek için soyundu ve havuza atladı. “keşke şu anda yanımda olsaydı” diye düşündü kulaç atarken. 3 yıldır beklediği olaylar sonunda açığa kavuşmuştu. Mutluydu, çok mutluydu. Ama hala aklında ufacık bir sorun vardı. Her yerden beklenmedik zamanlarda çıkan Ewon durumu. Ondan da uzun zamandır haber almıyordu. Lion Ewon konusunda ne yapacağını gerçekten bilmiyordu. Her ne kadar Tae Sub “seni seçtim” ben demiş olsa da aklının bir köşesinde Ewon’un yer aldığını biliyordu. Daha fazla düşünmemek için kafasını suyun içine soktu ve bir sürü öyle kaldı Lion.

***

Lady Antebellum – Need You Now

Ji Hoo Seul’e yukarıdan bakan tepelerden birine arabasını çekmiş ve deli gibi her dakika telefonuna bakıp duruyordu. Daha önce 2 kere annesi aramış ve telefonda tartışmışlardı. Mi Na’nın aradığını düşündüğü sırada hayal kırıklığı yaşıyordu. Annesine bunu söylediğinde “eve geldiğinde de ben bizzat kemiklerini kıracağım senin” cevabını almıştı. Annesi oğlunu nasıl güldüreceğini gerçekten iyi biliyordu.

En sonunda telefonu yeniden çaldığında heyecan duygusu kendini göstermiş ve bu sefer mutlu olmuştu. Mesaj Mi Na’dan geliyordu ve görüşmek istemişti. Ji hoo’nun içine birden korku da girdi ama an itibariyle. Ya Mi Na ayrılmayı düşünüyorsa? Bunu söylemek için buluşmak istiyorsa. “Hayır hayır, böyle bir şey söz konusu bile olamaz” diye bağırdı. Ji Hoo. Kısa zamandır çıkıyorlardı ama çok güzel şeyler yaşamışlardı. Tamam son olan olay pek güzel değildi ama onun dışında her şey mükemmeldi neredeyse.

Kafasındaki bütün düşünceleri atan Ji Hoo, gaza basıp akşam için hazırlanmak üzere evine doğru yol aldı. Şehrin girişindeki çiçeklerden annesi için bir demet gül almayı da ihmal etmedi.

***

Ewon tahtadan yapılmış küçük iskelede otururken aklında sadece düşünceler vardı. Aklı iyi bir şey yaptığını söylüyor, kalbi ise bu yanlışı bir an önce düzeltmesini tembih ediyordu. Bir karar vermişti ve arkasında durmalıydı. Artık Tae Sub’u görmek istemiyordu. Onu her görüşünde kalbinden bir parça kırılıp canını acıtıyordu. Ve bunların tüm suçlusu kendisi. Elini yumruk yaparak suya vurdu “Beynimi sikeyim!!!” diye olanca gücüyle bağırdı. İleride küçük teknesinde balık tutmaya çalışan iki adam dönüp kendisine bakmıştı. Bağırmakta boğazı, düşünmekten ise başı ağrıyordu.

Geri dönüşü yoktu. Tae Sub’un hayatından gitmiş ve Lion’la mutlu olmasını dilemişti. Kendisi mutsuzluk bataklığından hiçbir zaman çıkamayacaktı. Bütün piyangolardan mutsuzluk çıkmıştı, geçmişinde hatalar geleceğini çok pis etkilemişti. İkilemde kaldığı anlarda hep yanlış yolu seçtiği için şimdi ceremesini yine kendisi çekiyordu.

Ewon derin bir nefes aldı “Artık mutlu olmak istiyorum, sadece mutlu” dedi.

***

Tae Sub eve geldiğinde anne babasını öptükten sonra hemen bilgisayarını alarak odasına girmiş ve kapısını kilitlemişti. Odasında kendisi ve Ewon2la ilgili ne varsa toplamıştı. Bilgisayarda fotoları açmış ve incelemeye bakmıştı. İlk gördüğü foto geçen yapmış oldukları münazaradandı. Diğer fotoyu gittikleri kafede çekmişlerdi. Kendisi burnunda dondurma iziyle çıkmıştı. 3 yıl önceki fotolara bile baktı. Ewon’u bahçede otururken, ders çalışırken, bir sapık gibi peşinde dolaşırken çektiği fotoğraflara baktı. O fotoğrafları düşünürken masanın üzerindeki çerçeve dışarıdan geçen araba yüzünden parladı.

Tae Sub yüzünü kaldırıp çerçeveye baktığı sırada kendini kötü hissetti. Lion ile beraber omuz omuza çektirmiş oldukları bir fotoydu bu. Beraber karaokeye gittikleri gece çekilmişti ve zaten o gece sevgili olmuşlardı. O yüzden önemi oldukça büyüktü.

Saçlarını karıştırarak bu düşünceleri kafasından atmaya ve işine odaklanmaya çalıştı. O sırada beyninde bir şimşek çaktı, evreka diye bağırdı Tae Sub. Yıllar önce Ewon’un bir albümü sürekli dinlediğini fark etmişti. Cesaret alıp bunu ona sorduğunda “Uzaklardan, benim ait olduğum bir yerden gelen esinti” diye cevap vermişti. Yerel ezgilerle dolu bu albümü internetten sipariş edip almıştı Tae Sub. Ewon güneyliydi ve güney müziğini çok severdi.

Odada deli gibi cdlerini karıştırmaya başladı. Ufak bir aramadan sonra istediğini buldu. İşte karşısındaydı: “Mokpo’nun sıcak müziği” Ewon’un memleketi Mokpo’ydu ve bu cdnin kapağındaki iskelenin çok ünlü bir yer olduğunu söylemişti. Tae Sub şimdi ne yapacağını biliyordu. Birikmiş parası vardı, bir ATM’ye gidip onu çekmeli ve Mokpo’ya giden ilk uçak için yer ayırtmalıydı. Şehre vardığında o iskeleyi kolayca bulacağını düşünüyordu.

***

4 Minute – HUH

Akşam olduğunda buluşma yerine gelen ilk kişi Ji Hoo’ydu. Heyecanı her halinden belli oluyordu, annesini güllerle nasıl mutlu etkiyse, Mi Na’yı da orkidelerle mutlu etmek için daha şimdiden uğurlu çiçekçim dediği yerden mi Na’ya orkideler almış, bankın boş yerine güzelce yerleştirmişti. Heyecanını yenmek için çeşitli saçmalıklar yapıyordu. Önce 4 cikleti birden ağzına atarak büyük balonlar yapıp patlatmıştı. Sonra cep telefonunu havaya atıp yakalama oyununa başlamıştı. Çantasındaki not defterinde kağıtları yırtıp top haline getirerek ilerideki çöp kovasına atmaya başladığı sırada uzaktan gelen Mi Na’yı gördü. Ji Hoo’nun eli ayağına dolaştı.

Hemen kendine çeki düzen verdi, çiçeklerine son bir kez baktı ve ayağa kalkıp Mi Na’nın gelmesini bekledi. Genç kız sevgilisinin yanına vardığında gözü ilk yan tarafta duran orkide demetine takıldı. Ji hoo nereye baktığını anladığında hemen çiçekleri aldı ve “Senin için” diyerek sevdiği kıza uzattı. Mi Na “teşekkür ederim” dedikten sonra fıskiyeli havuzun tam karşısındao lan ve ikisinin de çok sevdiği banka oturdu ve “hemen konuşmaya geçmek istiyorum” dedi.

“Geçen telefondan sana küfürler savurup hakaretler ettiğim için özür dilerim Ji Hoo. Çok sinirlenmiştim, bu yüzden ağzımdan söylenmeyecek cümleler çıktı. Ama zaten olay bu değil, di mi? Beni affedeceğini biliyorum, hatta şu andaki duruşundan affedilmeyi asıl bekleyenin sen olduğu hemen anlaşılıyor” dedi.

Ji Hoo pür dikkat dinliyordu. Kulakları genç kızın dudaklarına, gözleri ise vücuduna ve yüzüne odaklanmıştı. Çok güzel bir insandı Mi Na ve Ji Hoo da bunu “Çok güzelsin, mükemmelsin” diyerek dile getirdi. Genç kız sözleri duyunca hafif bir kızarma yaşadı, sonra ise durumu toparlayarak konuşmasına devam etti.

“Seni affediyorum, ama bir şartım var. Kabul edersen hiçbir şey olmamış gibi ilişkimize ve hayatımıza devam edebiliriz”

Ji Hoo hemen cevap verdi. “Ne istersen. Ne istersen yapmaya hazırım Mi Na”

“Bunu duymam iyi oldu. O halde istediğim olay şu. Bana geçmişte Ewon ile neler yaşadığınızı ve neden aranızın şu anda bu kadar kötü olduğunu anlatmalısın. Bunu öğrenmek istiyorum. Aranızın eskiden çok iyi olduğunu sen söyledin. Neler olduğunu merak ediyorum, bu hale nasıl geldiğinizi. Anca bunu anlatırsan tam anlamıyla seni affederim”

Mi Na’nın bu olayı böyle merak ettiğini bilmiyordu Ji Ho. Ama bu kızı seviyordu, o yüzden anlatacaktı. “Tamam, anlatacağım. Ama duyacaklarına lütfen hazır ol, bunlar da geçmişten kalan olaylar. Bizi etkilemesin lütfen” dedi.

İki sevgili her konuda anlaşmışlardı. Ji Hoo köşedeki pastaneden bir şeyler almak üzere yerinden kalkarken geri geldiğinde anlatmaya başlayacağını söyledi.

***

Ga In Ewon’un neden kendisine mesaj attığını merak ediyordu. “Beni merak etme, ben iyiyim mesajı mı vermeye çalışıyor bu çocuk?” diye kendi kendine söylendi genç kız. Ewon mesajında “Mokpo iskelesine bakan evlerden biri bana ait, orada kalmaya karar verdim. Hayatımı artık burada geçireceğim. Lütfen beni merak etme ve mutlu ol” yazmıştı. Ga In kendisinden başka Tae Sub’a da aynı mesajın gittiğini düşünüyordu. Beni merak etme dediği halde bu güney şehrine yeni inmiş ve havalimanında karnını doyurup düşünüyordu. Ewon’un yanına gitmeye karar verdiği halde onu gördüğünde ne konuşacağı hakkında zerre fikri yoktu. “Neden geldin?” diye sorsa cevap veremeyecekti. Ama onu görmek istiyordu, hem de her şeyden çok bunu istiyordu. Cesaretini topladı ve kendi kendine “fighting” diyerek yemeğini bitirmek için çubuğunu eline aldı.

***

Dragonette – Don’t Be Funny

Tae Sub uçaktan indiğinde hemen bir taksiye atladı ve taksiciye elindeki cd’nin kapağındaki fotoğrafın neresi olduğunu sordu. Adam “Mokpo iskelesi, şehrin simgelerinden biridir” deyince hemen oraya gitmek istediğini söyledi. Hissediyordu, Ewon oradaydı. “Ne olursa olsun onu geri dönmeye ikna edeceğim” dedi içinden. Taksi virajlı yollardan deniz kenarına geldiğinde iskele karşılarına çıktı. Taksiciye parasını ödedikten sonra Tae Sub saatine baktı. Sol kolundaki saat 8:45’i gösteriyordu. Tae Sub, “Birazdan güneş batacak, olmadı yarın erken kalkarım. Buralarda otel vardır” dedi.

İskeleye yakın bir market bulup altılı bira aldı ve ayakkabılarını çıkartarak ayaklarını ılık suya soktu. Biralardan birini açıp başına dikti ve Ewon’u beklemeye başladı. İçindeki ses gerçekten de doğruyu söylüyordu sanırım. Uzaktan biri geliyordu iskeleye doğru. Tae Sub uzağı pek iyi göremezdi, o yüzden gelen kişinin Ewon olup olmadığına emin olamıyordu. O sırada gelen kişinin cep telefonu geldi.

Tae Sub, “Bu müzik, bu müzik” dedi. “Gelen oydu, bu Ewon!” diye bağırdı. İskeleye doğru yürüyen kişi gelen sese doğru kafasını kaldırdığında şok olmuştu. “Tae” diyebildi sadece. Çalan telefonunu kapatan ve bataryasını çıkartan kişi Ewon’du, Tae Sub tahmininde yanılmamıştı.

Ewon’u görür görmek Tae Sub ayağa kalktı ve yanına gitti. “Bu kadar kolay seni bulmam kesinlikle bir işaret” dedi. Şaşkınlıktan konuşamıyordu Ewon. Ağzından hiçbir şey çıkmıyordu. En sonunda kendini toparlamaya çalıştı ve “Burada ne işin var? Beni nasıl buldun?” diye sordu.

“Seni görmeye geldim Ewon. Düşündüm, fikir yürüttüm, geçmişi hatırladım ve seni buldum. İşte buradayım, yazdığın mektup nasıl bencilceydi bir fikrin var mı?” dedi.

Ewon duyduklarının gerçek olmamasını istiyordu. Biraz önce Tae Sun kendisine resmen bencil demişti. Ellerini sıkarak “Ben mi bencilim ha?!” diye bağırdı. “Ben mi bencilim? Bana neler yaptığını farkında mısın sen? Ne durumlara düştüm seni yüzünden, ne hallere girdim. Uzak dur hayatımdan, atlatamıyorum seni” dedi ve iskeleye oturup düşüncelere daldı.

Tae Sub yanına oturarak Ewon’un elini yüzünden çekti. “Yapma böyle, 3 sene önce bana neler yaptığın halde ben olanları unuttum ve yoluma devam ettim. Aynısını sen de yapabilirsin”

“Hayır yapmam. Ben sen değilim Tae, unutma bunu sakın. Eğer atlatsaydım yıllar önce atlatırdım. Senin onunla (adını anmak istemiyor) gördüğümde atlattığımı düşündüğüm bütün o duygular yeniden gün yüzüne çıktı. Görmeseydim, bilmeseydim keşke. Bakma bana öyle” dedi ve yüzünü öteki tarafa çevirdi.

“Ben kimse üzülsün istemedim asla Ewon. Sen benim için hep ayrıydın, içimdeki ses bunu bana hep söylüyordu. Ama geçmiş, bana yaptıkların, mesleğin, davranışların. Bunlar birleşince uzak kaldım sana, uzak kaldık birbirimize. Sen beni Lion’la gördüğün zaman neler hissettiyse, ben de yazdığım o gidiyorum temalı mektubu okuduğumda aynı şeyleri hissettim. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum” Tae Sub bunlar söyledikten sonra karşısında duran yakışıklı insanın güzel yüzünü yeniden kendisine çevirdi.

“Doğru mu bunlar Tae? Lütfen doğru olduğunu söyle sadece” dedi tüm masum ses tonuyla Ewon. Bunları söyledikten sonra gözleri Tae Sub’un koluna yöneldi. Hiç çıkarmayacağım dediği bilekliği takmamıştı, sadece izi duruyordu. Gözleri büyüdü ve “Bilekliği takmamışsın” dedi.

Tae Sub “Fark ettin demek. Evet takmadım dedi. Bunun anlamı…”

Ewon karşısındaki çocuğun cümlesini tamamlamasına izin vermeden dudaklarına yapıştı. Uzun uzun öptükten sonra “Bunun anlamı bu olmalı, başka bir anlamı” olamaz diyerek yeniden öpücüklere boğmaya başladı. İskele turistik bir yer olmasına rağmen onları bulunduğu iskele daha küçük ve kuytu bir yerdeydi. Bu yüzden tenhaydı, ama Ewon için hiçbir şey fark etmezdi. Daha önce herkesin için öpmüştü Tae Sub’u, yeniden yapardı hiç çekinmeden.

Gün batımında iki genç ayakları sulara değer küçük tahta iskelede deli gibi öpüşüyordu. Ewon, hızlıca Tae Sub’un gömleğine saldırdı ve saliseler içinde yırttı. Tae Sub “Eve gidelim” dese de Ewon burada yapmak istiyordu her şeyi. Burası onun için özel bir yerdi ve Tae Sub da hayatındaki en özel insandı.

Meme uçlarını yalarken “Ne kadar zamandır bunun hasretini çekiyorum bilemezsin” dedi. Tae Sub aldığı zevk ve hazdan dolayı zar zor konuşabiliyordu. “Ben de” diyebildi ancak. Birbirlerinin kemerlerini çözerken güneş tam olarak batmak üzereydi. Açılmış biraz şişelerinden birini aldı Ewon ve hem kendi üzerine hem de Tae Sub’un karnına döktü. Daha sonra göbek deliğini ve karnını yalayarak boğazına ve sonra da dudaklarına kadar çıktı. “Kızartana, morartana kadar öpmek istiyorum onları. Seni öperek boğmak istiyorum, eve kapatmak istiyorum” diyordu büyük bir şehvetle.

Tae Sub’un o anda hiçbir şey düşünmüyordu. Seul’de bıraktıkları umurumda bile değildi neredeyse. Ewon’un bir dokunuşu bütün duygularının yeniden açığa çıkmasına neden olmuştu. Şimdi ise ikisinin de altında boxerları vardı ve Ewon kendi elini boxerından çekerek Tae Sub’un kalbine götürdü. Tae Sub’un elini ise kendi kalbinin üzerinden tuttu. İki adamın da kalpleri deli gibi atıyordu, sanki dışarı çıkmak istiyorlardı. Eller yeniden boştayken Tae Sub iskeleye uzandı ve kendini Ewon’a teslim etti.

***

Ga In gördüklerine inanamıyordu. Havalimanında yemek seansını birazcık uzatmıştı. Atladığı taksi onu iskeleye getirdiğinde ilk başta Ewon’u görememişti. Daha sonra alanı birazcık dolaştığında ise kuytu bir yerden gelen müzik sesini duymuştu. O yöne doğru gittiğinde ise hayatının şokunu yaşıyordu. Ewon ve Tae Sub’u öpüşürlerken görmüştü. Tae Sub’a o mesajın gittiği belliydi ve Ewon da böylece kendisine bir mesaj vermek istemişti belli ki. “Beni unut, ben Tae Sub’a aidim” diyordu besbelli.

Ga In’in gözleri doldu, daha fazla bu manzaraya bakmak istemiyordu. Arkasını dönüp kayalıklardan yukarı doğru çıktı. Onlara son bir kez bakmak istediğinde ise ikisinin çırılçıplak soyunup okyanusa girdiğini gördü. Gözyaşları boşaldı ve ne yaptığını bilmeden havalimanına doğru yeniden yol almaya başladı.

Şu anda Ga In hayal kırıklıklarının en büyüğünü yaşıyordu.

Taeyang – Only Look At Me

Tutkulu İlişkiler Çıkmazı – 12. Bölüm

05 Kasım 2011

12. Bölüm

“Bu Kadarına Razı Değilim”

Adele – Set Fire To The Rain

"Merhaba baba" dedi Ewon. Gözleri donuk bir şekilde babasına bakıyordu. "Merhaba oğlum" diye cevap verdi babası, onun gözlerinde ise özlem doluydu. Görüşme odasında baba oğul birbirlerine sıkıca sarıldı. Ewon ağlamamak için zor tutuyordu kendini. "Seni burada görmek istemiyorum artık, hala alışamadım baba" dedi ve gözyaşları yavaş yavaş yere düşmeye başladı. Oğlunu sakinleştirmek hapishane üniforması giyen babasına düşmüştü. "Sakin ol Ewon, benim rahatım yerinde. Hem sadece üç ay kaldı, biliyorsun" Ewon çektiği sandalyeye oturdu ve konuşmaya başladı "Evet üç ay kaldı. Sonra yeniden beraber olacağız" Konuşmanın bu kısmında aklına annesi geldi. "Keşke annemde bizle beraber olsaydı" dedi. Babası elini tutarak "Cennette annen, ve bize oradan katılıyor" dedi. Ailesinin dağılmasına sebep olan olaydan sonra annesinin gençken başına bela olan kanser illedi yeniden nüksetmişti. Ewon hem babasına, hem de annesine bakmıştı aylarca, hiç gocunmadan, of demeden. Ailesine en iyi şekilde bakmıştı, ama kanser annesini bu dünyadan alıp götürdü. O zamana kadar mutluydular, ta ki ailesinin üzerinde o kara bulutlar dolaşana kadar. Şimdi geçmişi hatırlamanın zamanı değildi, geleceğe, babasıyla geçireceği o mutlu günlere bakmalıydı.

Babasına getirmiş olduğu eşyalar varda. Onları teslim ettikten sonra bir miktar da para verdi. Artık babası klasik sorusunu soracaktı, her ay düzenli bir şekilde nasıl para getirebiliyordu. Önce derin bir nefes aldı, sonra da yutkunda ve o soruyu sordu. "Ne işinde çalışıyorsun Ewon? Hala garsonluk yaptığını söyleme çünkü buna inanmıyorum. Sen okuyorsun, okul varken part-time bir işte bu kadar kesinlikle kazanamazsın. Açıkla bana, ayrıca bankaya da her ay borcu düzenli bir şekilde yatırıyorsun" Ewon bahane bulmaya çalışmayacaktı bu ay, hapisten çıkmasına çok az kalmıştı, o yüzden gerçekleri söyleyecekti.

Babasının ellerini tuttu ve başladı. "Evet garsonluk yapmıyorum baba. Hem okul masraflarım, hem sana az da olsa para, evimin kirası, geçimim ve bankaya olan borcumuz derken bunu garsonlukla, ya da öğrenciyken herhangi bir meslekle yapamazdım. O yüzden ben, ben, be.."  Yutkundu Ewon babasının meraklı gözlerle kendisini izlediği o odada. Demeliydi, yolda gelirken bu cesareti toplamıştı "Ben eskortluk yapıyorum baba”

Sonunda ağzından çıkmıştı. Yasak kelimeleri babasına söyleyebilmişti Ewon. Gururunu bir kenara bırakarak haksız bir nedenden dolayı hapiste yatan bu insana gerçekleri açıklamıştı. Yaşlı adamın göz bebekleri irileşti, belliydi şokta olduğu. Ağzını anlamsızca açmaya, kelimeler çıkarmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Gözleri oğluna kenetlenmişti. Geçen yarım dakika sanki asırlar gibi gelmişti Ewon’a. Ne tepki verecekti? Yakasından tutup birden çekiştirmeye mi başlayacaktı, yoksa usulca kabul mu edecekti?

Sonunda bir ses çıkardı babası. Sadece “Ne?” diyebildi. Daha sonra ise gözlerini devirerek devam etti. “Ben ne diyeceğimi bilmiyorum oğlum. Sadece özür dilerim, bunu demek istiyorum. Özür dilerim”

Bu sözlerden sonra görevli gardiyanı çağırarak konuşmanın bittiğini işaret etti. Ewon sandalyesinden kalkarak “Başka bir şey demeyecek misin baba? Bir şeyler söyle lütfen, cesaretimi zor topladım” Kollarına yeniden kelepçe takılırken babası son kez konuştu. “Seni anlıyorum oğlum, kesinlikle anlıyorum. Hem okul, hem geçim masrafın, üstünde bir de bankaya olan borç. Benim buradaki durumum da cabası. İllegal yollardan birini seçtiğini düşünmüştüm ama çok şükür öyle değilmiş. Ne diyebilirim ki? Ailemiz sürüklendi bu yola, sen ise daha batarak bizi kurtardın. Seni seviyorum Ewon Il. Hem de çok”

Hücresine doğru geri dönmek üzere kapı açılırken Ewon bağırdı. “Ben de seni çok seviyorum baba. Hem de canımdan çok!”

***

Nolwenn Leroy – Tri Martolod

Lea’nın çıkardığı büyük gürültüden sonra Mi Na restorantı Ga In’e haber vermiş ve evine gelmişti. Gelirken bir şişe şarap ile altılı bira almayı unutmamıştı. İki yakın arkadaş şimdi içip güzelleşeceklerdi. Ga In kapıyı açtığında Mi Na arkadaşının hem mutlu, hem de mutsuz göründüğünü hemen anlamıştı. Nedenini tahmin edebiliyordu, içinde nasıl yaralar taşıdığını biliyordu. Son zamanlarda pek yanında olamamıştı, ama artık durum değişmişti. İçeri adım atar atmaz “Hemen içmeye başlıyoruz, gerçekten çok ihtiyacım var” dedi ve arkadaşına sarıldı.

Ga In “Randevuda olman gerekirken burada olmanı anlayamıyorum. Umarım düşündüğüm kara haberleri getirmemişsindir bana. Kız kurusu sohbeti yapamam gerçekten şu anda, mutlu haberler duymak istiyorum” dedi.

Mi Na derin bir oh çekerek kendini rahat ikili koltuğa attı. “Sen şarabı bardaklara dökerken, biz de birbirimize içimizi dökeriz dostum”

Televizyonu kapatan tek kız, şu anda bu evde sadece kendi seslerini duymak istiyordu. Aklına Lea’nın dedikleri gelince resmen şişiyordu. Umursamadığını söylemesine rağmen, içi içini yemişti. “Hangi ara Ji Hoo’ya bu kadar bağlandım ben?” diye düşündü kendi kendine. Formula’ya taş çıkartır biçimde ilerlemişti ilişkiye. Cicim aylarının bile başında çokta ciddi yöne kaymıştı. Bedenleri birbirlerine dokununca çıkan o ateşin tarifi imkansızdı. Mi Na bunu iyi biliyordu, ama şu anda kendisinden çıkan tek ateş kızgınlığı yüzündendi.

Ga In bardakları cam masanın üzerine koydu “Ve motor, ekşın” dedi. İlk bardağı anında boğazından aşağı yollayan Mi Na taze üzümlerin tadını alabiliyordu. Mutluluk sesi çıkartarak anında konuya girdi. “Yattığı müşterilerden biri randevumuzu sabote etti”

Bu duruma şaşırmamıştı Ga In, çünkü daha önce bu olayın gerçekleşeceğini çok konuşmuşlardı. Yalnız o da arkadaşı gibi bu kadar çabuk olmasını beklemiyordu. Mi Na devam etti “Sürtük allanmış pullanmış, bizim yemek yiyeceğimiz yeri öğrenmiş –ki restoran kendisininmiş ayrıca, geldi bastı, içine sıçtı.

Loş ışıkta oturdukları için kalıp lambanın ayarını biraz açtı ve yanağında izi gösterdi Mi Na. Ga In izi gördüğünde sadece “oha” diyebildi. “Nasıl oldu bu? Kavga mı ettiniz siz yahu?”

Acı acı gülen genç kız “Aynen öyle oldu. Birbirimize girdik, pasta yapıştırma, baştan aşağı şampanya dökme, ayakkabı topuklarının istilası ve bilimum tırnak darbesi oldu. Zafer kimin bilmiyorum ama bu savaştan Ji Hoo’nun mağlup çıkacağını kesinlikle söyleyebilirim”

Ga In biralardan birini açıp geldiğinde aklında Ewon vardı. O mükemmel yüzü, ukala olmasına rağmen iyi yüreği ve içinde saplanıp kalan acıları. Bugünkü davranışı kızın kafasını karıştırmıştı. İçeride arkadaşı seslendiğinde kendine geldi. “Ben anlatıyorum sürekli, aslında sende de bombalar var. Çabuk çabuk başla” dedi.

Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Ağlasa duruma uygun olmaz, gülse yine uygun olmazdı. Kelimeler belki beni rahatlatır diyerek yüzünü arkadaşına döndürdü. “Ben Ewon’da tutuklu kaldım Mi Na. Hem de öyle böyle değil. Dünyamı değiştirdi, bakışımı değiştirdi, en önemlisi hayatımı değiştirdi. Eski Ga In yok artık, ne yaptığını, ne söylediğimi bilmez bir halde avare gibi oradan oraya savruluyorum sadece. Güldüğünde sol yanağındaki gamzeyi görüyorum ve bütün dertlerim bitiyor. Onu güldürmek, mutlu etmek istiyorum ama izin vermiyor. Ben nasıl aşıksam, o da öyle aşık. Bu yüzden Ewon’a çok iyi anlıyorum. Ama neyi isterdim biliyor musun? Onun bu durumunu anlamamayı. Ve biraz da egoist olmayı, savaşamıyorum çünkü. Bu kördüğüm öyle bir şey ki, bir tek ikimizi etkiliyor. Ama dün onu gördüm, hatta bana bakıp gülümsedi. Mendilimi aldı ve yüzünü sildi. Hatta geri vermedi, daha sonra vereceğini söyledi”

Şarabından bir yudum alan Ga In nefes nefese kalmıştı. Mi Na “İçinde birikmiş demek, bundan sonra eskisi gibi sık sık görüşeceğimize emin olabilirsin dostum. Dedi “Hadi şimdi devam et”

“İşte bunu yaptı ya, kalbimi en hassas yerinden vurdu. Ben bütün her şeyi unuttum ve ona kenetlendim. İçim içime sığmıyor, umutla da dolmak istemiyorum ama. Bıçak yarasını biliyorum çünkü onun, Tae Sub yıllar sonra bile adım atsa beni anında terk edeceğini düşünüyorum ciddi ciddi”

Mi Na pür dikkat dinlerken bu sözler üzerine arkadaşının dudaklarını elleriyle kapattı. “Sakın böyle şeyler deme. Hayat bu, ne olacağı asla belli olmaz. O gülümsemenin altında iyi bir şeyler olduğunu eminim ben. Çünkü az çok Ewon’u tanıyorum. Eminim buna”

Ga In gözleriyle masada Ewon’u hayal ederken bu cümleleri buruk bir gülümseme ile cevapladı. “Kaç can kırığı daha yaşayacağım ben Mi Na? Söyle bana, ben günahkar biri değilim ki. Ne günah işledim de Allah beni sevmekle sınıyor. Sadece sevdim, aşık oldum. Hayatımda hiç bu kadar acı çektiğimi hatırlamıyorum, içten içe çöküyorum resmen. Bir çözüm yolu, çıkış kapısı arıyorum. Bütün o sonlarda Ewon var, ama sadece silueti. Ben onun siluetiyle beraber olabilirim sanırım ancak. Aşk bana gerçekten uzak Mi Na”

Mi Na cümlesini bitirdiğinde gözlerinde birer damlar yaş aktı. Ama genç kız buna rağmen gülmeye devam ediyordu. İkinci birasını açıp içmeye başladığında Mi Na “Şerefe!” diyerek eşlik etti. İki çocukluk arkadaşı büyümenin nasıl acı verici bir durum olduğu konusunda sabaha kadar sohbet etti.

***

Ji Hoo sabah kahvaltısını havuzun kenarında yapıyordu. Lokmaları boğazına bir robotmuş gibi hep aynı şekilde atıyordu. Durgun ve donuktu. Dün yemekte çıkan rezaletler silsilesi yüzünden hem başı çok ağrıyor, hem de Mi Na’yı arayamıyordu. Neler olacağını kestiremeyen eski eskort, Lea’dan kurtulup kurtulmadığını da bilmiyordu. İlk defa yaşadığı aşk tecrübesinde başına gelmeyen kalmamıştı. “Hayatımda film olur lan!” diye bağırdı

Cesaretini toplayıp Mi Na’ya mesaj atmaya karar verdi. Ne yazacağını bilmiyordu, o yüzden en iyi şey doğaçlama diye düşündü ve dokunmatik ekranına basmaya başladı.

“Hemen konuya gireceğim. Çok çok özür dilerim Mi Na. Böyle bir şey nasıl oldu bilmiyorum, Lea konusunu lütfen dert etme. Ben halledeceğim, hem de en kısa zamanda. Benim gözlerim, aklım, yüreğim hep sana bakıyor. Bunu bütün kalbimle söylüyorum. Tekrar özür dilerim. Ji Hoo’n”

“Mesaj gönderildi” yazısını gördüğünde üzerine bir rahatlama geldi Ji Hoo’nun. Üstünde bir de ılık esen yaz rüzgarı yüzüne vurunca, güzel günlerin yakın olacağını hissetti birden.

***

Matsushita Moeko – Ameagari

Lion okul konseri için keman solosunu çalışırken , Tae Sub mutlu gözlerle sevgilisini seyrediyordu. Mum ışıklarıyla loş bir şekilde aydınlatılmış oda oldukça romantik gözüküyordu. Yatağın kenarında çikolatalar, tatlı bir gecenin habercisi gibiydi. Güzel bir uyku çekmeleri gerekiyordu aslında. Yarın konser sırasında Lion enerjik olmalıydı. Ama Tae Sub yanındayken pek fazla uyuyacağına ve enerjisi kalacağına inanmıyordu.

Keman solosunu bitiren Lion soluğu hemen sevgilisinin yanında aldı. “Biliyor musun çalarken hep seni düşünüyorum ve her solodan sonra sana daha çok aşık oluyorum Tae Sub”

Lion her zaman romantik biri olmuştu. Tae Sub bunu kolundaki bileklikten, parmağındaki yüzükten ve evin en güzel köşelerinde asılı olan kendi fotoğraflarından kolayca anlayabiliyordu. İki eliyle Lion’un yanaklarını tutarak “Filmler halt etmiş bizim ilişkimizin yanında” dedi ve yakışıklı çocuğu burnunda öptü.

Bütün hınzırlığı yine üzerinde olan Lion yatağa girdi ve eliyle yan tarafa vurarak “Haydi atla hemen” dedi. Koşarak çift kişilik yatağın kendi kısmını dolduran Tae Sub çok mutlu hissediyordu. Ailesi şu anda onu arkadaşında ders çalışıyor diye biliyordu ama olsun. Bunu dert etmiyordu, ileride ailesine açıklamayı düşünüyordu. Hatta Lion’un elini sımsıkı tutarak ailesinin karşısına geçmek ve “İşte benim sevgilim” diye haykırmak istiyordu. Kendi arkadaşlarının yanında Lion’u kuzenim diye tanıtmak son zamanlarda çok zorunda gidiyordu.

Düşünceler diyarından sevgilisini uyandıran Lion “Yarın yine senin için çalacağım. Bunu biliyorsun değil mi?” diye sordu.

Bir yandan elleriyle saçını düzelten Tae Sub, diğer yandan da cevap veriyordu. “Tabi ki biliyorum, ama ben de senin için bir şeyler yapmak isterdim”

Başını öne eğen Tae Sub’un anında çenesini tutan Lion, yukarı kaldırdı ve dudaklarını öpmeye başladı. Lion’un öpücükleri hep tutku dolu oluyordu. Tae Sub, bu ilişkinin en güzel yanının her daim aşkı hissettirmesi olduğunu düşünüyordu. Lion’a göre ilişkileri bir çıkmazdaydı. Bu ilişkiden çıkış yoktu, gittikleri yere kadar gidecekti, ölüme kadar!

Yorganı üzerlerinden atan ikili için sohbet şu anda bitmişti. Mumlar etkisini yavaş yavaş yitirmeye başlarken, bu karanlık ortamda en şehvetli sevişmeler daha yeni başlıyordu.

***

Üniversitenin konser salona ağzına kadar dolmuştu. Öğrencilerden profesörlere, dışarıdan gelen kişilerden siyaset kanadına kadar türlü türlü insan vardı. Lion kuliste oldukça sakin bir şekilde duruyordu. Aslında şu anda içini küçük küçük fareler kemiriyordu ama belli etmemeye karar vermişti. Tae Sub ise yerine çoktan oturmuş, konserin başlamasını bekliyordu. Mi Na ve Ga In beraber gelmiş, Tae Sub biraz arkasındaki sıralardan birine oturmuşlardı. Kızların tam çaprazında ise Ji Hoo dürbünüyle beraber Mi Na’yı gözetliyor, yüz ifadelerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu.

Konserin başlama anonsu duyulduğunda bütün salona sessizlik hakim oldu. Şef görüldüğünde ise insanlar olanca çığlıklarıyla alkışlamaya başladı. Ne de olsa bu ödüllü bir orkestraydı ve yılda sadece bir kere kendi yerinde konser veriyordu.

Lion uzakta da olsa belki görür umuduyla sevgilisine göz kırptı. Smokinin içinde oldukça yakışıklı görünüyordu. Konser için mohavk saçlarını biraz kestirmiş, kendine daha da çeki düzen vermişti. Tae Sub orkestranın en iyisinin kesinlikle sevgilisi olduğunu düşünüyordu. Kızlar da Lion’u görünce birbirleriyle konuşmaya başladı. Performansını merak ediyorlardı.

Enstrümanlar çalmaya başladığından salonu müzik ziyafeti ele geçirdi. Hoş melodileri insanları esir aldı, kendilerine köle etti. Bu güzel tınıların etkisinin uzun süre geçmeyeceğini herkes biliyordu. Birbirinden yetenekli ve genç insanların bu kadar profesyonel olması müthiş bir şeydi.

Konser olanca güzelliğiyle devam ederken sıra Lion’un solosuna gelmişti. Kemanına dokunmasıyla beraber gözlerini kapattı ve kendini müziğe teslim etti. Tae Sub o sırada sevgilisinin kendisini düşündüğünü biliyordu. Kemanını çalarken dudaklarının o mükemmel gülümseme ne kadar mutlu olduğunu anlatıyordu. Bu bakışı hiçbir şeye değişmezdi Tae, hem de hiçbir şeye.

Keman ile bütünleşmiş olan Lion, final solosuyla salondan en büyük alkışı aldı. Bu alkışlar çok güzeldi ama kendisini en çok sevgilisinin alkışları ilgilendiriyordu. Tae Sub olanca gücüyle ellerini birbirine çarpıyor, ara ara da ıslık çalıyordu. Kendini sahneye atıp Lion’a sarılmamak için zor tutuyordu.

Sahne boşaldığında Tae Sub kulise doğru koşmaya başladı. İçeri girip Lion’u gördüğünde “Artık ben de gemileri yaktım” dedi ve dudağına yapıştı. Orkestradaki diğer insanların gözleri önünde dolu dolu dudaktan öpüştüler. Lion, Tae Sub’un cesaretini yukarı çıkıyordu, bu bir kez daha doğrulanmıştı.

***

Arash ft. Helena – Arash

Artık çoğu akşam olduğu gibi yine kendini bilgisayarının başında bulan Ewon durumundan şikayetçi değildi. Birisi ona yazdırmayı sevmişti, o da hislerini yazıya döküyordu, sadece kendine özel yazılara. Şimdi ise 167 sayfa olmuş olan taslağına bakıyordu. Bir günlük misali aklına ne geldiyse yazmıştı. Ama bunların çoğu biriktirdiği duygular ve hislerdi.

Aklında bunlar geçerken ağzından “Senin hissini sikeyim” cümlesi çıktı. Dün Ga In’in mendilini almış ve geri vermemişti. Bugün ise bir saat sonra başlayacak olan resitale gitmek için hazırlanmıştı. Ama artık ne yapacağını biliyordu Ewon. Sonunda bir çözüm yolu bulmuştu. Bütün dertlerinden kurtulacak, hislerini bir kenara bırakacak yanıtı vardı.

Bilgisayarındaki klasörden son yazdığı yazının dosyasına tıkladı. Bir sigara yakarak derince içine çekti ve son yazdığı yazıyı okumaya başladı.

“Dünyanın en umursamaz insanlarından biriyken üst üste gelen yıkımlar arasında yeşermişti o. Kendime bir türlü kabul ettiremediğim, daha sonra ise sürüsüyle küfür ettiğim o sikik aklım yüzünden şu anda perişan bir haldeyim. Bu kadar değişeceğimi gerçekten bilmiyordum. Sorumluluklarım vardı, onlara öncelik vermeliydim. Banka ile olan durumu tamamen hallettim. Üç ay içinde bitecekti aslında, ama ben daha çok kirlenmemek için önceden hallettim. Şu an düşünmem gerekiyor hiçbir şey yok aslında. Bedenim, ruhum çok pis. Arınmak istiyorum, beyazlara bürünmek ve süzülmek. Burada mutlu olamayacağımı anladım. Her gün kalbime bıçak saplanmasına artık dayanmıyorum. Hiçbir şeye ağlamayan ben, 6 ayda gözyaşı pınarı oluşturdum neredeyse.

Televizyon karşısına geçip romantik komedi izleyerek dondurma yedim, Bridget Jones’un Günlüğü’nü izleyerek teselli bulmaya çalıştım, motoruma atlayıp okyanusa gittim. Gittim ama ne yaptım, onun adını yazdım kumlara! Kurtulmak için gittiğim halde adını yazdığım kumları okşadım. Ne olurdu benim olsaydı, ne olursa ben iki sene önce onu kabul edip öyle yaralasaydım. Eskort olduğumu onu kabul ettikten sonra söyleseydim affettirirdim kendimi, bugün böyle kafayı yemezdim.

Ben çok şey istemiyorum ki. En azından okulda görmeyeyim onları. Birbirlerine sarılıyorlar, gülüyorlar, eğleniyor. Ben ise uzaktan uzaktan seyredip boktan hayatıma küfür ediyorum. Ji Hoo piçi bile mutlu, dünyada mutluluğu en hak etmeyen insanın oğlunun bile hayatı mükemmel geçiyor. Bana ise gelen vuruyor, giden vuruyor.

Bir zamanlar gam nedir bilmeyen ben, şimdi yeni şeyler söylemek istesem de eski bataklığa düşmüş pis bir sinek gibiyim. Çırpındıkça batıyorum, battıkça ses bile çıkaramıyorum”

“Ben sen sen diye bittim”

Ewon..

Ewon yazısını okumayı bitirdiğinde çoktan üç sigara içmişti. “Bir kanser olmadığım kalır zaten” diye kendisiyle dalga geçmeye başladı. Anahtarını ve cüzdanını alarak garaja indi ve motoruna atlayıp resitalin yolunu tuttu.

Konser salonuna vardığında gözüne çarpan ilk şey etrafın ne kadar kalabalık olduğuydu. Her kesimden insan sanki akın etmişti. Orkestranın kocaman bir posteri girişe asılmış, gelen dinleyicilere selam veriyordu. Lion’un suratını gördüğünde hiçbir tepki göstermedi Ewon.

İçeri girdi ve gözlerden uzak bir yer seçti. Elindeki dürbünle uygun açıyı ayarlarken gözüne Ji Hoo takıldı. Onun da elinde dürbün vardı ve daha ilerideki Mi Na’yı kesiyordu. Sanki gizli bir halka gibiydiler, Mi Na’nın yanında Ga In, onun da biraz önünde işte Tae Sub vardı. Onu gördüğünde dürbün durdu ve oraya kenetlendi. Annesini gören bir yavru misali masumlukla bakmaya başladı Ewon.

İçindeki o ses Tae Sub’un yanına giderek kolundan tutarak dışarı çıkarmasını söylüyordu yine. Ama bu sefer yapmayacaktı, aklındaki plana sadık kalacaktı. Lion’u sahnede görünce yine bir şey hissetmedi. Bunun için çok çalışmıştı, meyvesini görmek gururunu okşuyordu. Orkestra çalmaya başladığında pür dikkat onları dinledi. Bittiğinde herkes deli gibi alkışlarken yerinden bile kıpırdamadı.

Daha sonra Tae Sub’un sahneye, sonra da kulise doğru koştuğunu gördü. Böyle bir şeyi tahmin ediyordu ve aklındaki olayı gerçekleştirmek için düşündüğü son hareket tam da buydu. Gönül rahatlığı ile yerinden kalktı ve yavaşça kulise doğru yürümeye başladı.

Kenardan gittiği için diğerleri onu görmüyordu. İşleri sarpa sarmasını istemiyordu. Şişman bir kadının yanında geçerken hafifçe çarptı, hemen gülümseyerek özür diledi. Böyle iyilikler yaparak birazdan olacak olan olayın yükünü hafifletiyordu kendi yüreğinde. Gerçi tepkilerini göremeyecekti ama tahmin diye bir şey vardı.

Kulise vardığında Tae Sub ile Lion’u öpüşürken gördü Ewon. Böyle bir durumu tahmin etmiyordu, Tae Sub’un bu kadar ileri gidebileceğini bilmiyordu. İçi acıdı yeniden, sağ elini kalbine götürdü ve orada tuttu. Şu anda güçlü ve cesur olmalıydı. Sahnenin diğer kısmında Tae Sub’un ceketini gördü ve salona girdiğinden beri elinde taşıdığı beyaz zarfı içeri bıraktı.

Konser salonunun arka kapısına yöneldi Ewon, onları bir kez daha öpüşürken görmek istemiyordu. Çıktıktan sonra motorunun olduğu yere kadar olanca hızıyla koştu. Üstüne atlayıp kaskını taktı ve tüm gücüyle “Wooof “ diye bağırdı. Kafasını deli gibi salladı, motoru çalıştırdı ve son sürat hızla oradan ayrıldı. Geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcı mıydı bu acaba?

***

Tae Sub ile Lion’un dudakları sonunda birbirinden ayrılmıştı. Orkestra arkadaşları da lion’u bildiği için sorun oluşmamıştı. Sadece bazılarını kafasını çevirip bakmamıştı.

Sevimli bir hale bürünen genç adam “Bak yaptım, sonunda gemileri yaktım. Seni doyamadığım o dudaklarından öptüm” dedi.

Lion ise dünyada daha mutlu bir gün yaşayamayacağına adı gibi emindi. “Harikasın sen, süpersin. Sevgilim benim” dedi ve yanağını sıktı.

Tae Sub arka tarafa doğru hareket ederken bir yandan da konuşuyordu. “Arkadaşlarla bunu kutlamak için bir şeyler içmeye gideceğimizi söylemiştin. Ben de hava gece biraz serin olur diye ceketimi almıştım. Arka tarafta, alıp geliyorum hemen” dedi.

Lion “Tamam” dedikten sonra kemanını kutusuna yerleştirmeye başladı. Bunu yaparken dudaklarını ısırıyor, içi içine sığmıyordu. Ağzından ise şu kelimeler döküldü. “Çok mutluyum, hem de çok!”

Ceketinin olduğu sandalyenin yanına gelen Tae Sub’un gözleri cepteki beyaz şeye yöneldi. Çekince bir zarf olduğunu gördü. “Bunun burada işi ne?” diyerek açmaya başladı.

Zarfı tamamen yırttıktan sonra içindeki kağıdı çıkardı. Kağıdı çevirerek bakmaya başladığında çoktan garip duygular kendisini yavaş yavaş esir alıyordu. Sadece bir cümle yazıyordu kağıtta, Tae Sub’u derinden etkileyen bir cümle. Unuttuğunu düşündüğü bütün şeyleri yeniden gün yüzüne çıkartan bir cümle. Kaybetmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu suratına çarpan bir cümle.

Kağıtta “Ben senin hayatından gittin oğlum” yazıyordu.

Ve altında ise o isim, “Ewon..”

Beat the Devils Tattoo

12. Bölümün Sonu..

Tutkulu İlişkiler Çıkmazı – 11. Bölüm

13 Ağustos 2011

11. Bölüm

“Yoluma Devam Ederim”

Ewon gözyaşlarıyla sulanan yüzünü kaldırarak Ga In’e baktı. Damlacıklar yüzünden biraz buğulu görüyor olsa bile kızın güzelliği tartışılmazdı. O an içinden garip bir şey hissetti. Şu anda vücuduna beyni değil, kalbi yön veriyordu sanki. Bilekliklerle dolu sağ eli yavaşça hareket ederek kızın kafasına dondu. Git geller ile beraber saçlarını yavaşça okşamaya başladı.

JYJ – Long Way

Ga In garip hissediyordu. Ewon eliyle saçlarını okşarken ne tep vereceğini bilmiyordu. Peki neden böyle bir şey yapıyordu şu anda? Karşısında yakışıklı hem kalbini, hem de aklını allak bullak etmede büyük bir ustaydı. Cesaretli olmalıydı ama şimdi. Belki de bir adımdı bu. Cevabını vermesi gereken bir adım…

Bunları düşünürken bir yandan da cebinden çıkardığı mendili Ewon’un yüzüne yaklaştırdı. Mis gibi lavanta kokan bu beyaz güzellik Ewon’un gözünde buğusunu alma görevini üstleniyordu. Ga In Ewon’ bir porselenmiş gibi narin davranıyordu. Hayatı boyunca yeterinde kırılmıştı çocuk, ama paramparça olmasına asla izin vermeyecekti.

Ewon’un ağzından kısık bir şekilde “Teşekkürler” kelimesi çıktı. Başını eğmişti, şimdi göz göze gelme zamanında. Çocuğun yanaklarından tuttu ve başını yavaşça yukarı kaldırdı. Romantik, masum, ürkek, şehvetli, mutlu ama en önemlisi aşık gözlerdi Ga In’in kahverengi taneleri. Ewon acaba anlamış mıydı? Onu terk etmeyeceğini kavramış mıydı? Ne olursa olsun yanında kalacağım dediğinde inanmış mıydı? Bu soruların cevabını merak ediyordu Ga In, hem de deli gibi.

Dudaklarından sözcükler aniden dökülüverdi Ewon’un. “Be, ben ne yaptığımı bilemedim Ga In. Öncelikle bunun için özür dilerim. Tutamadım kendimi, engel olamadım. Birden oldu, gözyaşlarım sözümü dinlemedi” dedi.

Ga In hala bu güzel yüzlü çocuğun yanaklarını tutuyordu elleriyle. Masum bir ses tonuyla “Sorun değil, hem de hiç değil. Benim yanımda rahat olabilirsin, “kendin” olabilirsin Ewon” diyerek gözyaşlarını silme işlemini bitirdi.

Ewon ayağa kalkarak üstünü başını düzeltti. Mendili tekrar cebine koymak için götüren Ga In’i durdurdu.

“Mendili ben alıyorum. Yıkayıp geri vermek istiyorum sana ve hayırı cevap olarak kabul etmiyorum”

Bunu dedikten sonra atik bir hamle ile eğilerek mendili kapıverdi. “Görüşmek üzere Ga In. Sana iki şey itiraf edeceğim. Sen gerçekten çok iyi birisin. Mi Na için yaptıkların, benim için yaptıkların paha biçilemezdi”

Ga In uzaklaşan Ewon’a bağırarak teşekkür etti. Ama genç çocuk devam ediyordu.

“İkincisi itirafım geliyor şimdi. Mendili asıl almamın nedeni seni bir daha görmek için kendi kendime bunu bahane olarak kullanmam, haberin olsun istedim” sadece dedi ve arkasını dönerek hızla koşmaya başladı. Bir yandan da eliyle görüşürüz hareketi yapıyordu.

Ga In olduğu yerde resmen çakılı kaldı. Ufacık kasları bile hareket etmiyordu, tam bir poker surata bürünmüştü şu anda. Ewon ne demek istemişti. Kendi kendine “yoksa beni görmek için, benle beraber vakit geçirmek için mi?” diye sordu ve olduğu yerde deli gibi zıplayıp çığlık atmaya başladı.

Yoldan geçenler hiçbir zaman bu kızın neye bu kadar sevindiğini öğrenemeyeceklerdi.

***

Lea tam parti havasına bürünmüştü. Giydiği süper mini eteği büyük bir ustalıkla taşıyordu. Frikik vermesi imkansız gibiydi, “hatta bu etekle ve topukluyla koşabilirim bile” diyordu içinden.

Çifte kumruların akşam yemeğe çıkacağını öğrenmiş ve onlara eşlik etmeye karar vermişti. Lea’yı birazcık da olsun tanıyanlar bu yemekte neler olacağını kestirebilirdi.

Seul’de bulunan Paradise Restoran, yemek seçimi için oldukça güzel bir yerdi. Ji Hoo ilişkilerin harika gitmesinin şerefine Mi Na’yı buraya getirmişti. Masalarında içecekleri şarabı bekleyen ikili koyu bir sohbet içerisindeydi.

Mi Na masadaki çatal ve bıçaklara bakarak söyleniyordu “Oha diyorum, bu ne yahu böyle? Her bir şey için ayrı ayrı şeyler var. Ben bir çatal, bir bıçak, bir de kaşık kullanmaya alışığım. Parkta plastik şeylerle gösterdiğin ders bunun içindi demek, rezil seni” diye çıkışıyordu sevgilisine.

Ji Hoo’nun keyfine diyecek yoktu, oldukça mutluydu. Dudağını büzerek “Bir kereliğine buraya geldik. Salaş yerleri sevdiğini biliyorum. Söz yarın sahildeki balıkçıya gideriz. Soju eşliğinde vur patlasın, çal oynasın yaparız”

Mi Na yelkenleri yavaş yavaş suya indirecek gibi gözükmüyordu. “Bana ders verdin, hatta bardaklara bile girişmiştik parkta. Neden sana uydum bilmiyorum Ji Hoo” dedi.

İkili hararetli bir şekilde konuşurken yanlarından geçen bir yabancı “İpek Ongun” dedi ve güldü. Giden yabancının arkasından ikisi de sadece bakmakla yetindi. Ne demek istediğini anlamamışlardı.

Şarapları geldiğinde Ji Hoo önce tadımlık olarak bardağına istedi ve kokladı. Daha sonra başıyla onayladığını belirtti ve sevgilisine döndü. “Burada soju var ama sen tek markanınkini seviyorsun. O yüzden beğenmezsen yemekleri filan, çantada bir şişe var. Açarız onu içeriz bebek” dedi ve göz kırptı.

Mi Na dik dik bakıyordu şimdi. Dudakları sevgilisine sen öldün diyordu. “Bana bebek deme. Çok pis Amerikan filmi göndermesi yaparım haha. Bebek lafını kimlere dediğini iyi biliyorum” dedi ve kıçını döndü. Gülmemek için zor tutuyordu kendini. Ji Hoo’ya böyle yüklenmek çok hoşuna gidiyordu, keyfine keyif kapıyordu.

Ji Hoo amalarken onu işaret parmağıyla susturdu, sandalyesini yanına çekti ve öpmeye başladı. Başlarından garson dikilirken eliyle adama “bir” yapıyordu Ji Hoo. Bu ani öpücük ile eli ayağına dolanan Ji Hoo şarabından içmek istedi ama üzerine dökebildi sadece.

Mi Na artık sesli gülüyordu. “Nevrini döndürdüm yine. Ah çocuk, sen bana gerçekten aşıksın. Bunları gördükçe daha iyi anlıyorum”

Ji Hoo hemen izin isteyip lavaboya dönerken Mi Na arkasından “Seni seviyorum” diye bağırdı.

Bunu duyduğu gibi yanından geçtiği sandalyeye takılıp yere düştü Ji Hoo. Kendini toparlamak isterken iki kelime yüzünden dağılıp duruyordu. Ama ne kadar düşse de, ne kadar canı yansa da şu anda inanılmaz mutluydu. Anlat deseler tarif edemeyecek kadar mutluydu hem de.

***

Restoranın girişine üstü açık spor arabasını park eden Lea eliyle valeye “gel gel” yaptı. Arabasının anahtarını attığı gibi sadece çantasını alarak restorana girdi. Girişte kendisine rezervasyonu olup olmayan görevliye dediği cümleler durumunu ortaya koyuyordu.

“Restoranın sahibine rezervasyon mu soruyorsun? Herhalde sana iş çok, atılmayı istiyorsun sanırım”

2NE1 – Hate You

Görevlinin surat ifadesi birden değişti. Restoranın Park ailesine ait olduğunu biliyordu ama sadece şirket başkanını tanıyordu. Lea adını söyledikten sonra görevli özürler dileyerek hemen en şık ve önemli müşteriler için boş bırakılan masalardan birine götürdü kendisini.

Masaya oturduğu gibi etrafa bakmaya başladı. Orta masalardan birinde yalnız olan Mi Na’ya kenetlendi gözleri.

“İşte oradasın”

Ji Hoo’nun yeri boştu. Lavaboya filan gitmiştir diye düşündü. Bu fırsatı iyi değerlendirmeliydi. Yavaşça ayağa kalkarak Mi Na’nın oturduğu masaya doğru hareket etti. Yüzünden güller açan kız kendisine gelen oldukça şık hemcinsini gördüğünde önce şaşırdı.

Masaya gelen Lea “Pardon, ben buranın sahibiyim. Sizin gibi restoranımızda eğleniyor görünen müşterilerimize memnun olup olmadıklarını soruyoruz. Size de sorabilirim değil mi?” diyerek sazı Mi Na’ya verdi.

Mi Na bu garip bakışlı güzel kadının sorduğu soruya ne vereceğini bilemedi. Böyle lüks yerler ona göre değildi, alışık olmadığı için rahat edemiyordu bir türlü. Ama yine de memnun olduğunu belirterek ekledi. “Restoranınız gerçekten çok şık. Bu konuda paraya iyice kıyılmış ve ortaya harika bir şey çıkmış. Sevgilim de oldukça seviyor burayı. Israr etti beni getirmek için”

Karşısındaki kişi sevgilim deyince ellerini sıktı Lea. Yavaşça Ji Hoo’nun olduğu koltuğa oturuverdi Mi Na’nın garip bakışlarına rağmen. Ve sonra yine soru geldi.

“Sevgilinizle geldiniz demek? Ne Güzel. Şanslısınız, her erkek böyle bir yere getiremez kız arkadaşını” Alttan alttan gülüyordu şimdi. Ji Hoo’nun eskortluğu bıraktığını biliyordu, bu durum da maddi geliri bayağı bir düşmüş olmalıydı. Bir keresinde yataktayken kendisine “hiçbir zaman ailesinden para istemediğini ve istemeyeceğini, bunun da bir nedeni olmadığını” söylemişti. O günden beridir Lea, kendi ayakları üzerinde kirli bir şekilde de olsa duran bu adamdan daha da hoşlanmaya başlamıştı.

Ji Hoo arabasındaki yedek pantolonunu aldı ve tuvalette değişti. Temizledikten sonra artık onun için geri dönme zamanı gelmişti. Tuvaletten çıkıp masalarını doğru ilerlediğinde ağzı bir karış kalmıştı.

Sesli bir şekilde “Olamaz!” diye seslendi. Eli ayağı boşalmıştı sanki, saniyede büyük bir başarıyla ter üretmeyi başarmıştı. Şimdi de soğuk terler döküyordu. Hızlıca masalarına doğru ilerlemeye başladı. Mi Na ve karşısındaki kızın yanına gelince nefes nefese kalmıştı bile bu kısacık yürüyüşte. Kalbi normalden hızlı atıyordu, beyni birazdan olacak olan sahneleri düşündükçe midesine kusma emri yollayıp duruyordu.

Kafasını kaldıran Lea, Ji Hoo’yu anlamlandıramadığı bakışlarla kesiyordu. Mi Na sevgilisine seslenerek “Hanımefendi restoranın sahibiymiş” dedi.

Ji Hoo’nun ağzından sadece “s” harfi çıkıyordu. Lea için artık şov zamanı gelmişti. Üzerindeki şalı biraz önce oturmuş olduğu sandalyeye fırlatarak göğüs dekoltesini ortaya çıkardı.

Topukluklarını sertçe yere vurarak Mi Na’ya doğru dönen Lea “Ayrıca Ji Hoo’nun da eski sahiplerinden biriyim” dedi.

Ji Hoo bu sırada ellerini birleştirmiş, dua etmekle meşguldü. Önce bu kızlardan biri yanacak, sonra ise kendisi kavrulacaktı.

Mi Na da artık ayağa kalkmıştı. Kızın ne demek istediğini iyi biliyordu. Aslında böyle bir olayı bekliyordu ama biraz çabuk olmuştu sanki. Karşısında elbise giymeyi unutmuş olan bu şıllık Ji Hoo’nun eski müşterilerinden biriydi. Ayrıca bir eskortun ilk kuralını çiğnemişti: Asla yattığın erkeğe aşık olma, üzülürsün.

Erkekler birbirlerine diklenirken kafalarını tokuştururlardı, ortamın gerginliğini de anlatmak için “kıvılcım çıkıyor sanki” denirdi. Kızlar da ise durum farklıydı. Burada kafa yerine göğüs tokuşturuluyordu. Ve birazdan bu göğüslerden kesinlikle alev çıkacaktı.

Mi Na sinirli bir şekilde “Ne diyorsun sen be? Ne sahibi? Malın mı o senin sanki?” diye diklenmeye başladı. Sinirlenmişti, iki dakika önce dünyanın en mutlu insanlarından biriyken, şimdi gelen sürtük bütün keyfini kaçırmıştı.

Lea ise daha beterdi ondan. “Sahibiyim, bunu da deme hakkına sahibim. Tam 12 kez yattık biz. Altlı üstlü, bacak aralı, omuzlu her pozisyonu da denedik. Bir keresinde bütün hafta sonu yataktan çıkmadık. Yemek yedik, ihtiyaç giderdik, seks yaptık. Birisi onun sahibi ise eğer, bu kesinlikle benim”

Mi Na’nın gözü dönmüştü. Karşısında sevdiği insanlar umursamadığını söylediği o geçmiş hakkında neler diyen biri vardı. Ve aslında umursuyordu, sadece karşısına çok daha geç çıkacağını düşünmüştü.

Dizlerinin bağı kopmuştu Ji Hoo’nun. Ortamı yumuşatmak için büyük bir cesaret örneği gösterdi ve konuşmaya çalıştı.

“Kızlar yapmayın, burası bir restoran. Rezil oluyoruz”

Mi Na “sen öldün” gözleriyle bakarken, Lea görevliyi çağırıp restoranın kapatıldığı talimatını verdi. Garsonlar diğer bütün müşterileri dışarıya doğru çıkarmaya başlamıştı bile. Sonra da Ji Hoo’ya dönüp “Artık rezil olmayız aşkım, biz bize kozları paylaşırız” dedi.

“Sen ne manyak bir şey çıktın be! Kim oluyorsun he! Eskide kalmış paralı sürtüğün tekisin. Benim sevgilim o, benim! İstersen 122 kere yap, beni sevdiğini söyledi, bana aşık olduğunu kulağıma fısıldadı. Sana ne fısıldadı “şimdi ödeme zamanı”ndan başka?”

Açmıştı ağzını Mi Na. Sevgilisi bile bu kadarını tahmin edemiyordu. Birazcık rahatlamış olduğunu düşünüyordu. Cümleler ağzından birden çıktı, en azından patır patır vurmuştu.

Ama Lea bunlardan etkilenecek türde biri değildi. “Bugün senin, yarın tamamen benim güzelim. Bu işlerin nasıl olacağını hiç bilemezsin. Hem içimdeyken bana da sevgilim, bir tanem diyordu. Senin garajın daha kapalıdır kim bilir hahaha” diyerek sinir bozucu kahkahalarını atmaya başladı.

Ji Hoo ortamı sakinleştirmek için sevgilisinin omuzlarını tutmak için hamle yaptı ama Mi Na’nın çığlıklarına maruz kaldı “Ya! Bütün bunlar senin suçun, söz vermiştin bana geçmişinin karşıma çıkmayacağına dair. Böyle mi sözünü tutuyorsun sen?”

Ne diyeceğini bilemiyordu artık Ji Hoo. Sandalyesine sünüp öylece kalakaldı. Mi Na taşlarına devam ediyordu.

“Sana gelince. Ne karın ağrısısın bilmiyorum ama denyo karının teki olduğun belli. Anlamıyor musun lan takıntılı şizofren. Sen bokunda boncuk bulsan ona bile aşık olursun, sevginin ne olduğunu zerre bilmeyen sürtük”

Artık resmen bağırıyordu Mi Na. Güzel bir gün yaşamayalı çok olmuştu, tam huzura erdim derken akşamlarının içine edilmişti. Elleri titriyordu, elini saçına dolamamak için kendini zor tutuyordu.

Lea ise karşısında bu lafları duyunca birden kahkaha atmaya başladı. Topuklularını yere sertçe vurarak “İstediğin lafı diyebilirsin. Bunlar beni zerre etkilemez, kırmaz. Ji Hoo’dan nasıl hoşlanıyorsan ben de aynı duyguları besliyorum. Ve bunun için de savaşmam gayet doğal bir şey. Kendine hakim olamayarak bu tarz şeyler yapman çok çocukça” diyerek gülmeye devam etti.

Ne yapacağını biliyordu Mi Na. Bu sözler beyninde yankılanırken yan masalarında doğum günü için getirilmiş olan pastayı aldı ve koşar adımlarla Lea’nın yanına gelerek suratına yapıştırdı.

Gayet büyük olan pasta Lea’nın suratında patladığında Ji Hoo konuşma yetisini kaybetmişti. Sadece gayet şaşkın gözlerle bakabiliyordu. Lea ise suratındaki pastayı temizleyip tadına bakmakla yetindi. İlk defa sinirlenmişti. Böyle ucuz biri kendisine ne yapmıştı. Şimdi intikam vaktiydi. Ne yapacağını düşünmek için etrafına baktığında hemen aklına bir şey geldi.

Restoranda yalnız kalmadan önce biraz gerideki masalardan biri şampanya istemişti. Daha açılmamış olan şampanya şişesini aldı ve sallayarak Mi Na’ya doğru tuttu. Suratına doğru patlatacaktı, tam olarak yapacağı şey buydu. Mi Na suratında bir mantar tıpa izi istemediği için hemen masalarındaki kaşığı alarak şişeye doğru fırlattı. Şişe tam patlamak üzereyken kaşıkla çarpıştı ve patlayan tıpa yön değiştirerek Ji Hoo’nun suratı ile bütünleşti. Şimdi her şey daha da karışmıştı. Ji Hoo iki kaşının ortasını tutarak “Ah!” diye bağırdı.

Mi Na sevgilisinin iyi olup olmadığı kontrol etmek için yanına giderken Lea onu durdurdu ve şişede kalan şampanya kafasında aşağı boca etti.

“Ne yapıyorsun sen?!’”

Lea homurtu dolu ses çıkardıktan sonra konuştu “Pasta atarken iyiydi değil mi? Çekil şuradan, Ji hoo’ya bakacağım”

Artık canına tak demişti Mi Na’nın. “Anan güzel mi senin? Defolup git artık be!”

Suratına karşı tükürüklü bir şekilde bağırdıktan sonra Lea’nın üzerine atladı. İki kız saç saça, baş başa bir kavgaya tutuşmuştu. Ji Hoo müthiş bir baş ağrısına rağmen gözlerini açarak onlara bakıyordu. Aklının iyi köşesi gidip onları ayırmasını söylüyordu. Kötü kısım ise zaten kendisinin zor durumda olduğunu, üstüne iki güzel kızın kendisi için kavga ettiğini söyleyerek oturup izlemesini istiyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. En son ayakta zorlukla duran Lea’nın ayakkabısını çıkartıp Mi Na’ya doğru fırlattığını gördü. Önünde duran sevgilisini kaçmak için başını eğince topuklu demin tıpanın çarptığı yere ölümcül darbeyi vurdu.

***

Đông Nhi – Ngọt Ngào (Sweet)

Lion çalışma masasının üzerindeki laptopta gelen maillerine bakıyordu. Arkasındaki yatakta Tae Sub uzanmış üzüm yiyordu. Mailine cevap yazarken Tae’nin “Hey” diye seslenmesine arkasını döndü. Tam sevgilisine bakacağı sıraca Tae Sub “yakala” dedi ve bir üzüm tanesini fırlattı. Lion oldukça atletik biriydi, anında üzümü yakalayarak mideye indirdi. O sırada Tae Sub “işte benim sevgilim” dedi masum gözlerle.

Sevgilisinin yanına atlayarak dudaklarına ufak bir öpücük kondurdu Lion. “Şu maillere cevap yazmayı bitireyim, sonra sabaha kadar Friends keyfi yapacağız beraber”

Tamam anlamında başını salladı aşık olduğu insan. Lion bilgisayarın başına geri dönerken aklına Ewon geldi. 3 gün düşünme süresi istiyorum diye garip bir şey çıkmıştı parktaki konuşmaları esnasında. Üç gün dolduğu halde Tae Sub haber vermemiş, üstüne bir de telefonunu değiştirmişti. Ewon’u tamamen unutacaktı, bu zamana kadar yanında olan kişi Lion’du. Onu seviyordu, kendisini tamamen o hak ediyordu. Bunları düşünürken kalbinde bir ağrı, bir üzüntü hissetmedi. İşte Tae Sub o andan itibaren sadece Lion’la olacağına artık daha emindi. Bunu kesinlikle anlamıştı.

“Ve bitti!’”

Lion mailleri cevaplamayı bitirmişti. Artık sevgilisinin yanına uzanabilirdi. Çilek ve pudra şekerine uzandı. Tae Sub’un burnuna biraz şeker sürdükten sonra diliyle yalayarak çileği ağzına attı. “Bunu yapmayı çok seviyorum” şeklinde bir cümle çıktı ağzından, çocuklar gibi söylemişti. Tae Sub sevgilisinin başını göğsüne yasladı, yanaklarını okşayarak "İyi ki varsın” dedi.

Ani bir hamle ilke yatakta doğrulan Lion “O zaman seni bu gece namnamnam diye yememe izin ver, olmaz mı?” dedikten sonra yalvaran gözlerle baktı. Tae Sub’ta bir an olsun kabul etmeyi düşündü, sonra o düşünceyi kafasından çıkartıp çöp kovasına attı.

“Olmaz. Friends izleyeceğiz diye anlaştık. Yeme meraklısı kurabiye canavarı seni” diyerek gülmeye başladı.

Lion önce gözleri devirdi, sonra ise “Sen olduğun müddetçe yanında ben bir ömür boyu Friends izlerim” dedi. Deminki pozisyonunu alarak ilk bölümü açan bir sevimli ikili, uzun dizi maratonlarına başlamıştı.

***

Ertesi gün tek başına yola çıkan biri vardı. Seul dışına doğru gidiyordu. Tarlaların arasından geçerken havanın ne kadar güzel olduğunu düşünüyordu. Güneş yüzünü ısıttıkça o da çıktığı bu engebeli yolculuğun kendisini fazla üzmeyeceğini hissediyordu.

İstediği yere sonunda varmıştı. Araçtan indikten sonra yavaşça dev binanın içine doğru ilerledi. Kimlik kartını göstererek içeri girdikten sonra ziyaretçilerin beklediği bölüme geçti. Sürekli etrafına bakıyordu, eliyle oturduğu masaya şekiller filan çiziyordu. Düşünmek istemiyordu hiçbir şey, bu yüzden sürekli kendini oyalayacak bir şeyler yapmalıydı.

Görevli kapıyı açtı ve gencin görüşeceği kişiyi getirdi. Hala buraya alışamamıştı, o kadar çok demir parmaklıklar vardı ki rahatsız oluyordu. Beklediği kişiye masaya oturunca daha da yaşlandığını düşündü ilk olarak. Yüzündeki derin çizgilerin hepsinin nedeni burasıydı. Dışarıdayken neşe dolu olan karşısındaki insan, burada çökmüştü. Bu hapishane onu yavaş yavaş bitiriyordu.

“Merhaba baba. Ben geldim” dedi sadece.

Bigbang – Lies

11. Bölümün Sonu..

Video Aşkı – (One Shot)

09 Ağustos 2011

     Sabaha karşı uykum gelmediği için aklıma estiği gibi hemencecik yazıverdim.

Ve şimdi de size sunuyorum, buyurun fırından yeni çıktı 🙂

 

Video Aşkı

Oyuncular:

Lena: Suzy

Jihoo: Taecyeon

VLOG..*

Duygularımın ona ulaşmamasından dolayı kafayı yiyeceğimi düşündüğüm bir günde keşfetmiştim bu siteyi. Çoğunluk bloğuna yazı yazarken, bu sitenin amacı videolar ile güncelleme yapmaktı. Kalemimin ucu kırık olduğu için ben de sözlerimi döktüm bloguma. Böyle doğdu Lena’nın günlüğü..

“Vücudumda gram fazlalık yok. Her şeyim yerli yerinde. Yolda giderken insanların dönüp bir kez daha bakmalarına oldukça alışkanım. Hitap ettiğim kesim resmen bana “bayılıyor” Mutlu olmalıyım değil mi? Ama değilim, nedeni ise bugün anlatacağım hikayede gizli.

Yastığıma kafamı gömdüğüm halde hala aklımda Jihoo vardı. Bir bakıyorum kızgın çöllerde yanıyorum onu düşünüce, birazcık vakit geçince bu sefer kutup soğuğuna yakalanmış gibi oluyorum. Sınıfı girip onu gördüğümde dünyanın en salak insanına dönüşüyorum. Elim kolum birbirine dolaşıyor, kekelemeye başlıyorum. Dışarıdan biri bu sahnelere tanık olsa hayatta sınıf birincisi olduğuma inanmazdı.

Jihoo’ya açılamamamın nedenini bloğumda anlatmıştım. Belki çok klişe gelecek ama, ben onu sevmeyi seviyorum. Gidip itiraf ettiğimde ret cevabı alırsam bir daha onu sevme hayalleri bile kuramam, buna eminim. Belki de korkmamı böyle kamufle ediyorum, kim bilir?

Son zamanlarda yaptıklarıma kendim bile anlam veremiyorum. Daha iki gün önce cesaretimi toplayıp okul çıkışında bir şeyler içmek için davet etmiştim Jihoo’yu. Tabi yedi kişi ile birlikte! Ama o kadar kalabalık arkadaş grubu olduğu halde son ders biter bitmez eve geldim. Neden böyle yaptığımı inanın bilmiyorum. Sanırım bugünlük burada yeter, daha anlatacak çok şeyim ne de olsa.

Anlatmaya devam ederken yorumlar gelmeye başladı.

“Bence onu unutmalısın Lena, senin gibi bir güzelliği nasıl olur da fark etmez?”

“Kızım sana diyorum, denizde başlık çok. Ne yapacaksın seni görmeyen birini. Bastır derim, elini sallasan mükemmellere çarpar bu fiziğinle”

“Bence o da senin gibi Lena. Utangaç ve ürkek olduğu için yanaşmıyor. Ağzını aramalısın, sadece bunu derim”

Yorumları okurken son geleni ise kopmama neden oldu.

“Oha diyorum sana! Madem bir şeyler içmeye gitmedin, o zaman ben seni davet ediyorum. Sayın güzellik, benimle bir şeyler içer misin?”

Bir an “evet” diye cevap yazsam dedim ama o sırada aklıma yine öküz geldi. Laptopu kapatarak olduğu yere yığıldım tekrardan.

Edebiyat dersinin saati yaklaşıyordu. “Artık evden çıkma zamanı” diyerek converselerimi giydim ve dışarıya adımımı attım. Bu güzel Mayıs gününde yalnız olmak gerçekten çok sıkıcı, dünyanın en mutlu insanı olabilecekken ben kahırdan ölmeyi seçtim diye kendi kendime kızarak okul yolunu tuttum.

Okula 10 dakikalık yürüme mesafesinde oturuyordum. Buna rağmen Jihoo’yu daha fazla görebilmek için hep erken gidiyordum. Büyük kapının önünden geçerken gözlerim yine o güzelliğe kapıldı. En yakın iki arkadaşıyla beraber amfiye doğru yol oluyordu. Seslenmek için ağzımı açtım ama kelimeler çıkmadı, sanki zinciri vurulmuşlar gibi içeride kaldı.

O anda gerçekten sinirlendiğimi anladım, kendime inanılmaz kızıyordum. Sanki içimde aktif bir Etna vardı. Sinir katsayım yükseldi ve kendime okkalı bir tokat attım. Etraftakilerin şaşkın bakışlarına delici gözlerimle baktım.

“Artık yeter!”

Kendime gelmemi sağladığını düşünüyordum bu patlamanın. Şimdi Jihoo’nun yanına gidecek ve dünyanın bokta konusunu seçecek olsam bile bir konuşma başlatacaktım. Genç olabilirim ama zamanı sanki atlılar kovalıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar saçlarımın ağarmayacağı ne malum? Hem okul bittikten sonra Jihoo’yu bok görürdüm.

Öyle bir gaza geldim ki anlatamam. Koşar adımlarla binanın içine girdim, hışımla merdivenleri tırmandım. Amfiyi açtığım gibi radarlarım hemen onu tespit etti. Bu kadar hızlı hareket ettiğim için terleyen yerlerime deodorant sürdüm önce tabi. Biz kızlar her zaman güzel kokmalıyız ne de olsa. Kendime son kez çeki düzen verdim ve arkadaş grubumun arasına daldım.

“Tünaydın Jihoo. Tünaydın adını bilmediğim yakın arkadaşları”

Şaşırmış iri gözlerle bakan Jihoo hemen eski haline geri döndü ve “Tünaydın” diye karşılık verdi.

Sakın olmalıydım. Kalbimin hızlı çarpmaması için bir şeyler yapmalıyım. Yoksa onlar diye duyacak, buna eminim. Altı üstü tünaydın dedi, ne bok yemeye heyecanlanıyorsun diye içimden düşünmeye devam ediyordum.

Fazla düşünmüş olacağım ki Jihoo’nun sorduğu “Nasılsın” sorusunun tekrarlanmasına neden oldum.

Yalandan sakinmiş numarası yapmaya çalışarak “İyiyim, gayet iyiyim. Sizi sormalı?” diye resmi bir şekilde cevap verdim.

Havadan sudan gerçekleştirdiğimiz muhabbet devam ettikçe rahatladığımı hissediyordum. En azından kalbim Dok Go Jin’inki gibi atmıyordu.

Bu sefer söze ben başladım. “Aynı sınıfta olmamıza rağmen hiç sohbetimizin olmamasına şaşırıyordum son günlerde. Bu yüzden gelip bir selam vereyim istedim”

Sanki şartlanmış gibi hep bir ağızdan “İyi yapmışsın” cevabını almıştım.

Arkadaşlarının bizi yalnız bırakmasını istiyordum şimdi, ama bu gerçekleşmeyecek gibiydi. Yine bir yalan söylemem gerekecekti. Uygun bir mazeret bulabilirdim.

Masum gözlerle Jihoo’ya bakarak “Havalar gerçekten çok sıcak. Su almaya ineceğim kantine, bana eşlik eder misin?” deyiverdim.

Demez olaydım! Arkadaşlarından biri hemen çantasından çıkartarak açılmamış şişedeki suyu uzattı.

“Daha 5 dakika önce aldık. Gördüğün gibi açılmadı bile, içebilirsin” dedi.

İçimden sövüyordum. İnsanların da iyilik yapacağı tutmuştu. Madem bu planım tutmamıştı, hemen yenisini ortaya atmalıydım.

“Jihoo. Profesör Na’nın odasına ödev hakkında soru sormaya gidecektim. Eminim senin de sorun vardır. Hadi beraber gidelim!” dedim bu sefer.

Aldığım “evet” cevabıyla havaya uçmuştum. Ayağa kalkan Jihoo şimdi gözüme daha da yakışıklı ve masum gözüküyordu.

Tam beraber amfiden çıkacakken yine o “iyilik meleği(!)” arkadaşı konuşmaya başladı.

“Durun arkadaşlar, şimdi hatırladım. Profesör Na bugün izinliymiş, okulda yok. Ben de geldiğimde uğramıştım odasına. Kapısındaki kağıtta yazıyordu”

Lanet olsun! Nedir benim bu çektiğim? Saçlarımı tuttuğumu bana böyle dik dik baktıklarından anlamıştım. Jihoo yerine geçtiğinde bizi alıkoyan arkadaşına içimden ana avrat sövüyordum .

En sonunda dayanamadım ve “Jihoo seninle yalnız kalmam gerek. Önemli bir şey söyleyeceğim” dedim.

Bunu duyar duymaz boncuk gözleri irileşmeye başladı. Elinden tutmak için öne açıldığım yine yeni yeniden o denyo konuştu.

“Ah, demek o yüzden bahaneler üreti….”

Cümlesini tamamlamadan vermiş olduğu pet şişeyi ağzına tıkıştırıverdim. “Yetti” diyerek Jihoo kolundan tuttum ve amfiden çıkarttım. Spor salonuna kadar tek kelime etmeden yürüdük. Koluna yapışmıştı sanki sağ elim, hiç bırakmamak istiyordum. Sahiplenmek istiyordum, benim olmasını istiyordum.

Spor salonuna girdiğimizde içerisinin boş olmasına nasıl sevindim anlatamam. Basket potasının altında durduğumuzda aklımda söyleyeceğim cümleleri toparlamaya çalışıyordum. Ya bütün duygularımı harika bir şekilde açıklayacaktım, ya da çok pis sıçacaktım. Her şey artık dilimdeydi. Sanki bir dönüşümdeydim, ikilemde kalmıştım.

Ağzımdan ilk olarak çok zor da olsa “Biliyor musun ben senden hoş.. hoşlanıyorum cümlesi” çıktı. Bunu duyduğumda mimikleri ne tepki verdi bilmiyorum, çünkü utançtan yüzüne bakamıyordum. Hayatım boyunca hep erkekler bana çıkma teklif etmişti; ha bir de lise sondayken sınıftaki kızlardan biri. Şimdi ise ben ilk defa birine “gel sevgili olalım. Çünkü senden hoşlanıyorum” diyordum. Yanaklarımın kızardığını, avuçlarımın terlediğini hissediyordum. Tam bu sırada kırmızı yanaklarımdan tuttu ve başımı yukarı kaldırdı.

“Böyle gerçekten daha iyi, konuşurken birbirimizin gözlerine bakalım” dedi. Anlamsızca başımı sallamakla yetindim.

Devam etmeliydim, duygularım bu kadar kısa bir cümleye sığacak kadar küçük değildi çünkü. Bu sefer gerçek bir şekilde sazı elime aldım, resmen bir makineli tüfeğe dönüştüm.

“Üniversite kaydı sırasında seni bizim bölümün sırasından gördüğümden beri garip duygular içimdeyim. O zamandan beri utangaç insanın teki oldum. Cümlelerin şaştı, dilim zaman zaman kekeme oldu. Bana sağladığın tek iyi yön yokken senden kendimi kopartıp atamadım. Acı verdiği halde her gün daha fazla doz almak istiyordum. Gün geldi liseli kızlar gibi hayaller kurdum, gün oldu beraber fanteziler ürettim. Kaç kere içimden senden hoşlanıyorum dedim, kaç kere sana küfür ettim. Sayısını bile bilmiyorum. Ama tek bildiğim şey, şimdi bunları açıklamıyor olsaydım kendimi asla affetmezdim. En azından yoluma emin adımlarla devam edebileceğim artık, sonuç nasıl olursa olsun. Gözümdeki sis perdesi yavaş yavaş kalkmaya başlamışken söyle bana Jihoo. Ben şimdi karaya mı oturuyorum, yoksa mavi tura mı çıkıyorum?”

***

“Blogumun son videosunu burada bitiriyorum. Eminim şu anda birçoğunuz bana küfrediyordur, hak ettim gerçekten. Böyle bir yerde kesilir mi? Biri bunu yapsa neler neler derdim kim bilir, haklısınız. Ama size cevabım harika olacak. O yüzden akşam saat 9’da herkes burada olsun. Süper bir şey sizi bekliyor bence”

***

Saat 9 olduğunda tekrar bilgisayarımı açtım ve bloguma girdim. Kamerayı ayarladıktan sonra blog gönderisi yerine tekrar canlı bağlantıya tıkladım. Kameramı açmaya başladığımdan beri ziyaretçilerim artmaya başladı. 30 kişiyi geçince konuşmaya başladım.

“Size son videomda Jihoo’ya nasıl açıldığımı ve bu süreçte başıma nelerin geldiğini anlattım. Aslında anlatacak daha çok şey var ama ben bu masum hikayeyi paylaşmak istedim sizle. Biliyorum, çok pis bir yerde bitirdim ama şimdi size cevabını vereceğim. En son motor gibi cümleleri Jihoo’ya dizdiğimi anlatmıştım. Ondan sonra neler mi oldu? Geliyor. Ama önce çalan kapıyı açmam gerek”

Kapıyı açtıktan sonra kameraya bakarak “İşte cevap şimdi geliyor” dedim ve uzun boylu insanı yatağa attım. Ellerimle kafasını tutarak izleyenlere gösterdim ve “İşte Jihoo” diye bağırdım.

Mesajlar akmaya başladı.

“Gerçekten de Jihoo, saçları, gözler, dudakları hep anlattığı gibi”

“İnanamıyorum. Onun orada ne işi var? Mutlu sonla bitmeyecek zannediyordum bu hikayeyi”

“Bu olamaz! Ben olmalıydım orada, bu çocuk değil”

“Seni şanslı zilli. Kaptın mis gibi çocukluğu. Tam damızlık”

Son yorumu okurken Jihoo öksürmeye başladı birden. Kahkahalarla konuşmaya çalışıyordum.

“İşte hikayenin sonu. Jihoo’ya açıldığımda onun da benle ilgilendiğini öğrendim. Ve deneme sürüşü yapmaya karar verdik. Kimyamız uyumca da sevgili olduk. Şimdi son sınıfız, kısaca iki senedir sevgiliyiz. Farkındaysanız o zamanlar utangaç olan Lena’nın yerinde yeller esiyor. Şimdiki Lena, Jihoo’ya hayatı zindan ediyor. Neler neler yapıyorum, gıkı çıkmıyor zavallımın. İşte bizim hikayemiz de böyle. Eğer burada hayatımla ilgili videolar yayınlamasaydım sizlerle asla tanışamayacaktım. Sizin sayenizde gücümü topladım, yazdığınız mesajlar bana enerji verdi. İyi ki varsınız”

Jihoo’ya zorla el sallamasını söyledikten sonra kamerayı kapatmak için uzandım. En son olarak beni takip eden kişilere “Şimdi biraz yaramazlık yapacağız. Görüşürüz bebekler” dedim.

Kamerayı kapattığım gibi Jihoo’yu aradı gözlerim. Dudaklarım ise dudaklarıyla birleşti ve ortalığı ısıtmaya, hatta yakmaya şimdiden başladı.

SON

*Vlog kısaca yazmak yerine videosunu çekmektir.

Tutkulu İlişkiler Çıkmazı – 10. Bölüm

19 Haziran 2011

     Öncelikle ufak bir açıklama yapayım arkadaşlar.

Bu bölümde şarkıların daha fazla etkisi olduğu için Türkçe şarkılar seçtim.

Bölüm ile uyumlu olması açısından.

10. Bölüm

Aşkın Kimyası Paranoya

“Seni seviyorum Tae Sub! Ve senden vazgeçmeye hiç niyetim yok!”

En son Ewon’un dudaklarından dökülen cümle tam olarak buydu. Tae Sub ne diyeceğini bilmiyordu, parktaki kalabalık kendilerine bakarken utanması mı gerekiyordu, yoksa kulaklarını kapatarak oradan uzaklaşması mı? Ayakları yere çivilenmiş gibiydi, ne ileriye ne de geriye adım atabiliyordu. Gözleri Ewon’a kenetlenmiş, deminki cümlenin şoku ile büyümüştü. Ewon’un bir cevap ya da en azından bir söz beklediği her halinden belli oluyordu.

Sonunda kendine gelen Tae Sub ilk iş olarak ağzının kenarındaki kremayı peçetesiyle sildi. Daha sonra ise Ewon’a dönerek “Ne yaptığını zannediyorsun?!” diye çıkıştı.

Ewon sanki o anda orada sadece iki varmış gibi konuşmaya devam etti “Sana seni sevdiğimi söylüyorum. Yaptığım şey bu!” dedi. Etrafındaki insanlara dönerek açıklamada bulunmaya başladı bu sefer. Aşkını herkese, bütün dünyaya anlatmak, rahatlamak, içindekileri dökmek istiyordu.

“Ben bu gördüğünüz çocuğu seviyorum, hem de çok. Erkek olması ya da başka bir şey olması umurunda değil. Benim gözümde aşkın cinsiyeti yoktur. Aşk, cinsiyet gibi bir kavram ile filtrelenebilecek düzeyde basit bir duygu değil, tam tersi oldukça yüce. Uzun süredir kendimi bu kadar rahatlamış hissetmiyorum. İster ayıplayın, ister kusun, ister nefret edin. Zerre sikimde değil. Dünya zerre umurumda değil. Ben her şeyi karşıma alarak yola çıktım, önümdeki tek engel ise beni sevdiğinden emin olmamam”

Daha sonra ise Tae Sub’u kolundan tuttuğu gibi çekmeye ve koşmaya başladı. Arkasından sürüklediği sevdiği insanı koşturarak parkın diğer ucunda gözlerden uzak bir ağacın önünde durdu. Ewon Tae Sub’un nefes alıp verişlerini bile çekici bulmaya başlamıştı. Beyni zonkluyordu, mantığı bunu yapmamasını, önünde çok daha güzel ve mutlu bir seçeneği olduğunu söylüyordu. Peki ya kalbi şimdi ne yapacaktı? Karşısındaki insana neler diyecekti?

Ewon hislerini açmadan her zaman başarısız olmuş bir insandı. Hoşlandığı insanın yüzüne karşı açıklamalarda bulunamazdı, duygularını dökemezdi. Ama bu sefer farklı olmalıydı, bir kez daha mantığını geri planda bırakarak başkasına aşık olduğunu söyleyen bu adamın peşine takılacak mıydı?

Tae Sub şaşkınlığını üzerinden yeni atmışken bu güzel havada bir tanrı edasıyla karşısında duran yakışıklı gence dair neler hissettiğini tam olarak kestiremiyordu. Şu anda biri birisine aitti zaten, ve o kişiyle gerçekten de mutluydu. İçinden kendi kendine “acaba bu öpücüğü Lion’a anlatmalı mıyım?” sordu. Karşısında cevap bekleyen Ewon’u daha fazla bekletemezdi, bu yüzden konuşmaya başladı.

“Aramızda 3 yıllık bir ilişki var Ewon. Ben bütün yükü omuzlarımdan atmak için emin olamadığım halde karşına çıkıp sana açıklamalarda bulunurken sen benim duygularımı, hislerimi, onurumu, gururumu ayaklar altına aldın. Senin yüzünden tam üç yıl boyunca kimseye doğru düzgün güvenemedim. Karşıma biri çıktığında sonunda bu durumdan kurtulacağımı düşündüm ve adım attım. İşte tam o sırada, tam o sırada sen neler yaptığının farkına vardığını söyledin ve beni kazanmak için girişimlerde bulundum. Ben şimdi sana sana güveneyim, bunu söyle bana!”

Söylemek istediği bütün sözcükler ağzından döküldükten sonra Ewon hala onu öptüğü zaman nasıl duruyorsa, şu anda da öyle duruyordu. Başını öne eğdi ve sadece bir cümle kurdu.

“Peki o zaman seni neden bu denli aşağılık şekilde reddettiğimi anlatsam? Nedenimi söylesem? Bir şeyler değişir mi?”

***

Yıldız Usmonova ft. Yaşar – Seni Severdim

(Mükemmel bir şarkı)

Ga In fiziksel zevkin verdiği mutlulukla Han nehrine bakan merdivenlerden birine oturmuş limonata içiyordu. Gündüz alkol almaktan nefret ederdi, ayrıca bugün Ewon’la karşılaşma ihtimalleri olursa bir gram bile alkollü gözükmek istemiyordu. İçki içtikten sonra nasıl saçmaladığını Mi Na iyi bilirdi. Mp3’ünü çıkarıp kulaklıklarını takarak çok sevdiği bir şarkıyı açtı ve düşüncelere daldı.

Yazık ne mazi yazık Anlatmaya yoruldum
Sen benden vaz geçince Ben o gün de vuruldum
Yazık günah ben oysa Kardelen gibi
Acıyla boy veren gibi
Seni severdim
Hüznün koynunda
Seni severdim Hem uyanık, hem uykumda
Seni severdim
Ve sana rağmen
yine severdim Darağacı ip boynumda
Sen aşkı anlamaz bilmez
Gül yansa ağlamaz sakin
Ben akmayan göz yaşında Seni severdim
Sen hisli korkak savaşçı
Aşkı kime satmış hain
Ben her savaş meydanında Seni severdim
Yazık ah mazi yazık
Bir yalnızlık, bir vurgun
Sen benden vaz geçince
Ben o gün de vuruldum
Yazık günah ben oysa Pervane gibi
Ateşle can veren gibi
Seni severdim
Hüznün koynunda
Seni severdim
Hem uyanık, hem uykumda
Seni severdim
Ve sana rağmen
yine severdim Dar ağacı ip boynumda
Sen aşkı anlamaz bilmez
Gül yansa ağlamaz sakin
Ben akmayan göz yaşında
Seni severdim
Sen hisli korkak savaşçı Aşkı kime satmış hain
Ben her savaş meydanında Seni severdim

Şarkı alıp Ga In’i uzak diyarlara götürürken aklında sadece Ewon vardı “Bir kez sevsen, bir kere şans versen ölür müsün?” diye haykırdı nehre doğru. Elindeki limonata şişesine yere atıp tuzla buz ettiğinde yerine alkolün geleceği gün gibi belliydi. Merdivenlerden kalkıp içki almaya gittiğinde yüzünden iki damla yaş döküldü.

***

Lea kaldığı otel odasını bir gecede darmadağın edecek kadar düzensiz biriydi. Küçüklüğünden beri oraya buraya attığı şeyleri hiç toplamamıştı. Şımarık yetiştirilmiş bir kız olmamasına rağmen neden böyle bir huya sahip olduğunu kendisi bile bilmiyordu.

1.5 sene önce internette yeni “heyecanlar” aradığında karşısında bir eskort sitesi çıkmış ve hemen kataloğu incelemeye başlamıştı. W’nun fotosunu gördüğünde ise diğerlerine bakmayı keserek “işte bu” demiş ve telefonu sarılmıştı. O günden beridir W her zaman Cumartesi akşamı Lea’nın özel misafiri olup onunla ilişkiye girmişti. W için belki bu para kazanmaktan başka değildi ama Lea her Cumartesi’yi iğle çekiyordu. İlk başlarda başka kişilere de gitmesini normal karşılarken, daha sonra yavaş yavaş kıskanmaya başlamıştı.

W’nun bazı randevularını gücünü kullanarak iptal ettirmişti. Bunları telafi etmek içinde başka isimlerle randevular alarak ona para kazandırmıştı. W, bu buluşmalara gittiğinde bir otel çalışanları açıklama yaparak hanımefendinin gittiğini ama kendisine bu zarfı bıraktığını söylüyordu. Bu sayede, kimseyle birlikte olmadan para kazanmaya da başlamıştı. Pek sık yapmıyordu, durumu anlamasın diye.

Lea onu bu dünyadan çıkartacak tek şeyin aşk olduğunu biliyordu. Yoksa zaten zengin olan birisi neden böyle bir iş yapsın ki? Ve şimdi kendisi aşık olmuştu, eskortluğu da bırakmıştı. Artık Lea’nın işi daha kolaydı. Sadece o kızı alt etmesi gerekiyordu. Yani Han Mi Na’yı. Seul’e inmeden önce bütün araştırmasını yapmıştı.

Fotoğraf albümünü açarak W’nun suratına baktı ve “Ah sevgili Ji Hoo, neden sadece para karşılığında seks yaptığımızı düşündün? Hiç gözlerimin içine bakmadın, baksaydın eğer çok farklı duygularla seni istediğimi anlardın” dedi. Bilgisayarının yanına giderek W’yu ilk keşfettiği zamanda fonda çalan şarkıyı açtı ve dinlemeye başladı.

Sıla – Acısa da Öldürmez

Bir bir aklımda söylediklerin
İşe yaramaz bu bildiklerim
Hatırlamak laneti aklımın
Acımaz anlatsam hadi buyurun..
Ben birine aşık, o bana vurgun
Soranların kuzey yıldızıydık
Beraber de yapamadık
Kendi dünyamızın yalnızıydık
Anlayınca çok geç oldu
Mahvolduk, kahrolduk
Sonra döndük dedik ki;
Acısa da öldürmez
Cehenneme döndürmez
Hayatını söndürmez
Gideni de döndürmez artık

“Bütün aşklar gerçekten de aynı mı? Bunu seninle beraber görmek istiyorum Ji Hoo” dedikten sonra şarkıya eşlik etmeye devam etti Lea.

***

Mi Na ile Ji Hoo’nun içi içine sığmıyordu. Artık tam bir çift olan bu ikili, günlerini beraber geçiriyor, hayatın tadını ortaklaşa ve doyasıya çıkarmaya çalışıyorlardı. Mi Na tam anlamıyla sevdiği erkeğe güveniyordu artık, Ji Hoo’nun partiden yaptığı çuvallamadan başka hiçbir şey olmamıştı. Geçmişi boğazına kadar çimentoya batırarak okyanusa atmışlardı.

Çiçek bahçesinde papatyaların yanından geçerken Ji Hoo koşarak bir tanesini kopardı ve Mi Na’nın kulağının üstüne taktı.

“Eğer ilişkimiz yavaş gelişseydi bu papatyayı takmak yerine seviyor, sevmiyor yapardım şu anda” dedi. Mi Na en çok bu samimi ve sıcak cümlelerini seviyordu. Yaptığı mesleğe rağmen, inanılmaz iyi ve tatlı bir çocuktu Ji Hoo. Kendisi de bunu “tamamen anneme çektim, ondan böyleyim” diye açıklardı. Babasıyla pek ortak noktası yoktu. Babası işkolik bir insan olmasına rağmen ailesinin ihmal etmemeye çalışıyordu. Ama 5 yıldır Kanada’ya taşıdığını işlerini yönetmekle meşguldü. Yılda bir iki kere Ji Hoo’nun ziyaretine gelirdi. Gelme vakti yaklaşmıştı yine.

Mi Na sevgilisini düşüncelerden uyandırdı ve “Mantığın yerine kalbini dinlemen ne kadar güzel oldu. Ama her zaman kalbi dinlemek işe yaramıyor sanırım. Bazen mantığı da dinlemek gerekiyor bu hayatta. Bizim başımıza böyle bir işin gelmemesi gerçekten çok güzel Ji Hoo” dedi.

Mi Na cümlesini bitirir bitirmez Ji Hoo’nun ani öpücüğü ile ayakları yerden kesildi. Öpücükler konduruyordu bütün yüzüne, içten, duygulu, aşık, şehvetli, ihtiraslı ve tutkulu öpücükler. Kendi kendine “bana gerçekten de aşık bu çocuk” dedi.

“Ben sana vuruldum Mi Na. Hem de çok pis bir şekilde. Aklımda sen varsın sadece, sen benim utanmamı sağladın, geçmişimden nefret etmemi sağladım. Her gün kendine küfür ediyorum neden böyle bir işe girdim zamanında diye. Senin yanında utanıyorum, bunu dert etmediğini söylesen de ben kendime yediremiyorum. Böyle aşık olacağım aklımın ucuna gelmezdi. Sen bir anda karşıma çıktım ve benim yolumu şaşırmama neden oldun. Sersem ettin beni, kendimle çelişmeme neden oldun. Yüzüne her baktığımda mutlu oluyorum, bağırmak istiyorum. Sana bakmaya utanıyorum, liseli aşıklar gibi kafamı çeviriyorum, kızarmış suratımı görmemeni istiyorum bazen. Beni büyüledin ve kendine esir ettin. İyi ki de böyle bir şey oldu ama. Ben, seni seviyorum, hem de çok!” dedikten sonra gerçekten de kafasını öteki tarafa çevirdi Ji Hoo.

Mi Na iki eli ile yanaklarından tutarak gözlerinin içine bakmasını sağladı. O kadar mutluydu ki şu anda. Aşk dolu dolu yaşandığından gerçekten de dünyanın en mükemmel duygusu oluyordu. Ji Hoo’nun suratı harbiden kızarmıştı, domates olmuş yanaklarına sıcak iki buse kondurdu Mi Na.

“Ben de seni seviyorum Ji Hoo. Duraklamadan, tereddüt etmeden bunu diyorum. Sen aşık olunacak bir insansın. İyi ki aşktan kaçmadın, iyi ki benden kaçmadın. Seninle geçirdiğim her dakika kıymetli, senden ayrıldığım zamanlar resmen bir işkence. Hayatımın en önemli kısmına oturdun birden, bu gidişle de hiç oradan kalkmayacaksın gibi”

Mi Na sözlerini başka bir yöne çekerek sürdürdü. Elleriyle saçını okşadığı sevgilisine “Artık bir şarkımız da olduğuna göre şimdi onu dinleyelim mi?” diye sordu. Şirin bir şekilde kafasını sallayan Ji Hoo çantasından ipod’unu çıkarttı. Kulaklıkları paylaşan işi sevgili şimdi ise kendi şarkılarını dinliyordu.

Sezen Aksu – Sen Ağlama

Hasret oldu ayrılık oldu
Hüzünlere bölündü saatler
Gördüm akan iki damla yaş
Ayrılık da sevgiyle beraber
Bir şarkı bir şiir gibi
Yaşadım canım acıları
Senden bana hatıra şimdi
Sakladığım sevgili kederler
Bir sır gibi saklarım seni
Bir yemin bir gizli düş gibi
Ben bu yükü taşırım sen git,
Git acılanma….
Sen ağlama dayanamam
Ağlama göz bebeğim sana kıyamam
Al yüreğim senin olsun
Yüreğim bende kalırsa yaşayamam

Şarkı birbirlerinin gözlerinin içine bakarak söylemeleri aşklarının kuvvetinin de bir göstergesi olmuştu. Bu bahçe onları mutluluk evleri, aşklarının tohumlarının büyüdüğü yerdi.

***

Lion gelen mektubu almak için posta kutusuna doğru yöneldiğinde kalbinin hızla atmaya başladığını hissediyordu. Tae Sub’la karşılıklı kısa mektup yazmaya karar vermişlerdi ve şimdi posta kutusunda sevgilisinin ona yazdığı ilk mektup duruyordu. Hemen kutuyu açarak gelen mektupların arasında onunkini buldu ve diğerlerini almadan havuza doru yöneldi. Hızlıca açtı ve tek sayfa yazıyı okumayı başladı.

“Sevgilim Lion ya da benim Lion’um,

Cidden ne yazacağımı pek bilemiyorum, böyle bir giriş yapmak istedim. Seninle ilişkimiziz ikinci ayını doldurduk ve hala ilk günkü gibi heyecanlı ve mutluyum. Aşk benim kapımı sanırım hiç çalmayacak dediğim bir anda karşıma çıkarak bütün duygularımın yeniden canlanmasına ve filizlenmesine neden oldun. Seni küçük kerata haha. Beni kendine aşık etmeye nasıl cüret edersin? Peşinde aşkım, yavrum, bebek gibi sıfatlarla nasıl dolaştırırsın? Seni öpmek için nasıl bu denli yanıp tutuşurum? Suçlusun beyefendi.

Kısa olacak dediğimiz için birazdan bu mektubun sonuna geleceksin. Ama sadece mektup veya internet ile iletişim halinde olan sevgililer var. Biz halimize şükredelim, istediğimiz zaman görüşebiliyoruz. Hatta şimdi burada olsaydın ben sana neler neler yapardım. Dur, sakın ayaklanma!”

Tam ayağa kalkmış olan Lion, mektupta bunu okuduğunda kahkaha atmaya başladı. Resmen deli gibi gülüyordu, Tae Sub kendisini çok ama çok iyi tanıyordu. “İşte benim sevgilim” diyerek mektubu okumaya devam etti.

“Ayağa kalkıp buraya gelmeye hazırlandığını biliyorum. Yarına erteleyelim bu durumu, hem benim de sana ufak bir sürprizim var. Bütün gün bizim olacağı için şimdiden heyecanlıyım. Yarın görüşmek üzere diyorum o zaman.

Seni seven Tae Sub..”

Lion mektubu bitirdikten sonra yüzünde koca bir gülümsemeyle şezlonga uzanarak yandaki gramofona en sevdiği şarkılardan birinin plağını koyarak şarkıya eşlik etmek için dinlemeye koyuldu.

Yaşar – Ebruli

Uyanır gece yarısı yoktan sevda yaparım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yanarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yakarım

Dilsizler bana danışır kelebeklerin aklı benim

Gemilerle her gece ben çok uzaklardan dönerim

Çağırırlar küçük adımı karafakiden ben akarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yanarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yakarım

Benim Adım ebruli biraz gerçek bira rüya

Yalanımı sevsinler aşksız dönmüyor dünya

Benim Adım ebruli biraz gerçek biraz rüya

Yalanımı sevsinler yalansız dönmüyor dünya

Kalbim sevda kuyusu her gün yoldan çıkarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yanarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yakarım

Dilsizler bana danışır kelebeklerin aklı benim

Gemilerle her gece ben çok uzaklardan dönerim

Sen unut geçmişini ben aklımda tutarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yanarım

Adamım bu küçük işlere ben bakarım yakarım

Şarkının başlangıcından beri Lion elindeki mektubu kalbinin üzerinde tutuyordu. Parça bitmesine rağmen hala dilinde “Benim adım Ebruli..” vardı.

***

Tae Sub Ewon’u parkta bıraktıktan sonra doktor ziyaretine gitmişti. 3 gün düşüneceğini söylemişti Ewon’a, şimdi ise neden böyle yaptığını sorguluyordu. Herkes içinde, bin bir yüz kendisine bakarken utanmadan, korkmadan kendisini öpmüştür.

“Off, kafam çok karışık! Lion’a anlatmalıyım sanırım”

Doktor randevusu rutin geçmişti. Geçmişindeki bazı olayları hatırlayamamasının nedeni “anlık hafıza kayıpları”ydı. Bazı şeyleri hatırlayamıyordu. Daha önce lise arkadaşlarıyla buluştuğundan geçmişten bahsederken kendisinin de dahil olduğu aktiviteleri hatırlamadığını söylediğinde şüphelenmeye başlamıştı. Doktora gittiğinde ise durumu tam anlamıyla anlamıştı. Geri de gelebilirdi bu anılar, hiç de gün yüzüne çıkmayabilirlerdi. Hayatının hangi önemli kesitlerinden nelerin gittiğini bilmiyordu ama doktora göre fazla bir kayıp yaşanmamıştı ve yaşanmayacaktı da. 1 senedir hafıza kaybı durumu yaşanmıyordu, incelemelerde de bu belliydi. Doktor ile rutin konuşmasını yaptıktan sonra eve gelmişti.

Posta kutusunda tek bir zarfı gördüğünde Lion’un mektubu olduğunu hemen anladı. Tam zamanında gelmişti, hemen içeri gidip okumak istiyordu. Lion acaba neler döktürdü bu sefer derken nedense içindeki ses fazla aşk cümleleri bekleme dedi. Lion’un kendisi “yüzüne şarkı aşkımı anlatmayı daha çok seviyorum” demişti.

Mektubu hemen açtığında oldukça kısa bir yazı kendisini karşıladı. “Her şeyi demek ki yarına saklıyor” diye düşündü Tae Sub.

Açık unuttuğu televizyondaki eğlence programına çıkan Kim Hyun Joong’u gördüğü gibi kapattı ve kumandayı da fırlattı. Hiç sevmiyordu o insanı, “yeteneksizlik vücut bulmuş tam anlamıyla” diyordu. Mektubu okumaya başladığından odada ölüm sessizliği vardı.

“Yavrum benim,

Çok sapıkça bir giriş oldu sanki he. Ama seni bir lokmada ham yapıp yemek isteyen bu bünyenin yazdığı mektupta başka bir şekilde başlayamazdı hani. Tae Sub, çok özledim seni, her ne kadar daha dün görüşmüş olsak bile. 21 yaşındasın artık, dün dediğim şeye evet diyecek misin? Yani beraber yaşayacak mıyız? Bak ev kocaman ve seni bekliyor. Bütün oyun konsolları var, havuzumuz var, dolap yiyecek dolu ve en önemlisi ben varım. Ayrıca evde çıplak dolaşmayı severim çok. En azından bu son madde seni birazcık cezbetmiş olsun. Yarını iple çekiyorum ve SENİ SEVDİĞİMİ söylemek istiyorum.

Aşık olduğun insan Lion..”

Tae Sub hemen sonuna geldiği mektubu büyük bir gülümseme ile katladı ve albümünün içine yerleştirdi. “Çatlak bu çocuk, gerçekten çatlak” dedikten sonra içine bir burukluk yerleşti. Parkta Ewon’un dudaklarına yapıştığı anı hatırladı. Elleri ile saçlarını çekerek “Unut onu, unut onu” diye bağırdı. Bu düşüncelerden ve ölüm sessizliğinden kurtulmak için ilk radyoyu açıverdi.

Sertab Erener – Yanarım

Ne olur aç kapıyı
Yine tat yüreğim acıyı
Yenildik mi biz maziye
Aç kapıyı
Darıldık kendimize
Ucu yanmış resmimize
Kaybolan ümidimize
Gençliğimize
Yanarım yanarım, gün geçer yanarım
Ah gecelerin hesabını kimlere sorarım
Yanarım yanarım, ne yapsam yanarım
Ah gecelerin hesabını kimlere sorarım

Gecelere sor beni
Gün dediğin nerden bilir ki halimi?
Yalnızlığa sor beni
Yalan aşklar anlatamaz ki halimi

Şansına bu şarkı çıkmıştı ve düşünceleri şimdi daha da derim olmuştu. Gözlerini tavana dikerek kendine sadece bir soru sordu.

“Şimdi ben ne yapacağım?”

***

Tae Sub’un üç günlük düşünme süresi istediğini duyduğundan beri garip duygular içerisindeydi Ewon. İlk başta sevinmişti, hatta zıplayarak topuklarını birbirine bile vurmuştu ama şimdi düşüncelere daldı. Lion için söylediği sözler bir bir aklına geldi, onu bırakmayacağı belli gibiydi. Kafasını karıştırmıştı sadece, yine bildiği yolda gidecekti. Eğer şimdi sevinirse, sonrasında çok üzüleceği belliydi. Ewon, kararsızlıklar denizinde boğulan ümitsiz bir genç gibiydi şu anda.

Evinin önüne geldiğinde kaldırıma oturdu boş boş yere bakmaya başladı. “Ben ne zaman böyle bir zombi oldum?”, “En son ne zaman tam anlamıyla mutlu hissettim?”, “Niye benim buldun orospu çocuğu aşk? Maden buldun, neden karşılıksız bırakıyorsun?” diye içinden veryansın ediyordu.

Kafasını sağa sola sallayarak bütün düşüncelerin kenarlardan düşmesini istiyordu. Artık gerçekten sıkılmıştı, yorgundu, bitkindi. Kendisine bile fazlaydı bu durumlar, sadece mutlu olmak istiyordu Ewon. İçindeki ses o kelimeyi bir kez daha haykırdı. “MANTIK!”

***

Ga In üç bira içtikten sonra Ewon’un evinin yolunu tutmuştu. Sokağa girip evi gördüğünde gözü kaldırımda ötüren çocuğa ilişti. “Ewon?” diye sordu kendi kendine. Evet, bu Ewon’du ve kafasını anlamsızca sağa sola sallıyordu. Ga In’in ayakları önce geri geriye gitti, konuşmak için pek hazır değildi. Ama içmiş olduğu biraların verdiği güçlü paytak bir şekilde hızlıca Ewon’un yanına gitti.

Karşısında oluşan gölgenin sahibini görmek için kafasını kaldıran Ewon’un ağzında “Ga In” adı çıktı.

Ga In sakinliğini korumaya çalışarak “Ewon” dedi ve hemen yutkundu. “Burada ne yapıyorsun?”

Ewon kızın giymiş olduğu elbiseyi inceliyordu. Oldukça hoş bir zevki ve yüzü de çok güzeldi. Ga In’le daha önce doğru düzgün konuşmamalarına rağmen yatmışlardı. Şimdi ise bu olaya rağmen gelmesi ne kadar cesur olduğunu gözler önüne seriyordu. Güneş gözünü alırken konuşmaya başladı “Bomboş ve bombok bir şekilde anlamsızca oturuyorum” dedi Ewon.

“O zaman sana eşlik etmem lazım” dedikten sonra hemen yanına oturdu Ga In. “Bu gibi durumlarda, yanında birisi iyidir” Aslında önce “yanında bir arkadaş” diyecekti ama değiştirmeyi uygun gördü. Ewon’un aklına bunu sokmak veya ona hatırlatmak dahi istemiyordu.

Grup 84 – Hayır Olamaz

Dün akşam ölemedim.
Yine körkütük sarhoş oldum.
Rezalet çıkarmadım.
Bir sana bir de kendime sövdüm.
Ne içsem olmadı.
Kafada başka dert tasa kalmadı.
Bir seni atamadım.
Sek içtim acıları su katmadım.
Yalanlar, yalanlar söyledin.
Beni hiç hak etmedin.
Sensizlik beni böyle yensin mi.
Tek başıma yollarda.
Beni böyle bulsun mu?
Hayır olamaz.
Sensizlik beni böyle yensin mi.
Tek başıma yollarda.
Beni böyle bulsun mu?
Offf.
Her akşam bir büyük.
Başka türlü taşınabilir mi bu yük.
Unuttum derken seni.
Mağlup oldum aşka yine körkütük.
Her sokak, köşe başı.
Evim oldu yine kaldırım taşı.
Yolunu kaybedenin.
Kedi köpek olur mu sırdaşı.
Yalanlar, yalanlar söyledin.
Bunu hiç hak etmedim.
Dağılın ulan isyanım var.
Çalsın sazlar, Oynasın kızlar.
Derdim var efkarım var.
Çalsın sazlar, Oynasın kızlar.

Ewon artık ne yapacağını bilmiyordu. İçindeki sesin haykırmasından sonra hemen Ga In’i görmüştü. Birden kıza sımsıkı sarıldı. “Biraz böyle duralım, lütfen” dedi. Ga In şoke olmuştu, Ewon’un kendisine sarılacağını hiç tahmin etmiyordu. Ellerine çocuğun sırtında birbirine kenetlendi ve dudaklarından “Sen nasıl istersen” cümlesi çıktı.

İki dakika böyle sarıldıktan sonra Ewon kızın gözlerini içine bakarak “İçim acıyor Ga In”, canım yanıyor, çok yanıyor” dedi ve ağlamaya başladı. Ağlamayı zayıflık olarak göre Ewon gözyaşlarına boğulmuştu birden. Ga In kendini tamamen unutarak karşısında ağlayan Ewon’a odaklandı. Kafasını bacağına yatırarak “Benim de canım yanıyor” dedi sadece.

Ewon’un gözyaşları düştüğü yerde birikinti oluştururken Ga In’in aklında sadece sevdiği bu insanın iyi ve mutlu olması vardı.

10. Bölümün Sonu..